PICASSO ve GALAKTİK ASTROLOJİ

Spread the love

 

Dâhi Picasso… Şizofren Picasso (Jung, 1932)… Kübist Picasso… Duygusuz Picasso… Komünist Picasso… Estetikten bihaber Picasso… Sadece Picasso…

Nihayetinde değişik birçok özelliği bünyesinde barındıran bir adam karşımızdaki; bizim bildiğimiz, dıştan gördüğümüz onun 20. yüzyılın en büyük sanatçılarından biri olduğudur, resimlerinden hiçbir sanatçının kazanamayacağı kadar gelir elde etmiştir, ama öte yandan sanatından hiçbir şey anlamayanlar da vardır. Peki Picasso kimdir aslında?

Bu metinde sanatçıyı birçok yönden ele alacağım; sizler tarafından defalarca Galaktik Astroloji’yi daha fazla açmam istendi ve Picasso da bana Galaktik Astroloji’nin temelde ne olduğu ve nasıl yorumlanması, anlaşılması gerektiğiyle ilgili olarak önemli bir fırsat sunuyor. İlâveten Picasso’yu “Eserleri, Kübizm ve Picasso” başlığı altında, popüler kültürün dışında daha farklı bir bakış açısıyla inceleyeceğim. Aslında bu konuda Picasso’nun eserlerinin kimyasını Galaktik Astroloji’yle epeyce bir uygunlukta aktaran bir metin (bir parça sertçe olsa dahi) zaten var [1], dolayısıyla ben de kısmen bu metin çizgisinde aktarımlarda bulunacağım, ancak yaşantısına ilişkin olarak başka kaynaklardan da bolca faydalanacağım.

Picasso’nun hem Galaktik hem de Tropikal Zodyak’la çıkarılmış natal haritasının grafiklerini görüyorsunuz ki yazılanlar çift taraflı takip edilebilsin. Ayrıca yazıya başlamadan önce birkaç ana kuralı da hatırlatmış olayım: Galaktik versiyonda orb yok, burçötesi açı yok ve Tüm Burç ev sistemi kullanılıyor. Tropikal Zodyak için TZ, Galaktik Zodyak için GZ ve Karşılıklı Ağırlama için de KA kısaltmalarını ara ara kullanacağım. Öncelikle yaşamından belirli kesitlere bakalım…

Yaşamı

1] 1881’de Malaga’da (İspanya) doğan Picasso’nun yaşamındaki en önemli ayrıntılardan birisi, ebesi tarafından ölü doğduğunun sanılarak bırakılmasıdır; Picasso nefes almıyordu. Fakat doktor olan amcası Salvador, Pablo’ya sigarasının dumanından üfleyerek ağlamasını sağladı ve onu hayata döndürdü. [2]

1. ev yaşamımızdır ve Picasso’nun Yükselen yöneticisi Ay Akrep’te, V. evde (ölü doğma; bu ev doğumun evidir) ve hemen yanında KAD var (sigara dumanının yüzüne üflenmesiyle, böyle bir hareketle hayata dönmek kadersel bir andır, bir dönüm noktasıdır) ve V. ev de şans anlamına geliyor, sembolikler yeteri kadar açık. Ay’la kavuşumda Merkür de var ve o da III yöneticisi = amca. Buradan anlaşılan şudur: Bir gezegen kalite düşüklüğüne sahip olabilir (Ay Akrep’te düşük) ama etkin, görünür ve şanslı bir evde (ki buradaki “şanslı” ifadesi sadece V ile XI. evlere ait olup diğer etkin evler olan köşe evlerinin bir özelliği değildir) kötü bir kalite iyi veya daha şanslı, daha avantaj getiren bir şekilde de ortaya çıkabilir. Aynı şekilde bunun tersi de geçerlidir; iyi bir kalite (burç veya yücelim asaleti), daha zor veya şanssız bir ev aracılığıyla daha dezavantaj getiren bir şekilde ortaya çıkabilir.

 

2] Picasso’nun babası da ressamdı (Malaga’da San Telmo sanat okulunda öğretmen) ve bu da onun önemli şanslarından birisidir. Dolores und Conception adında iki kız kardeşi vardı, ancak Conception 8 yaşındayken difteriden öldü. Pablo’nun annesi hakkındaysa neredeyse hiçbir şey bilinmemektedir ancak Picasso onun güçlü bir kişilik olduğunu ve ona büyük saygı duyduğunu belirtmiştir. [3]

Kızkardeş Conception’un ölümü, III. ev yöneticisinin V. evde Akrep’te oluşuyla ve ilâveten Venüs Başak pozisyonuyla da anlaşılabilir. Gizemli anne içinse Ay Akrep ve ek olarak, kavuşumda olduğu Merkür’ün XII. ev yöneticiliği ve Ay’ın dispozitörünün de XII’de olmasıyla sembolize ediliyor.

“Babasının sanatsal yetenekleri sınırlı idi: “Babam yemek odaları için resimler yapardı; keklikler, güvercinler ya da güvercinlerle tavşanlar. Postları, tüyleri hemen göze çarpacak biçimde çizilirdi. Kuşlar ve çiçekler onun özel ilgi alanıydılar. Özellikle de güvercinler ve leylâklar.” [4] Babasının ressam olduğu ve yemek odaları için gerçekçi, işlevsel ve pratik, işe yarar resimler yaptığı Güneş Terazi’den ve onun dispozitörü Venüs Başak’tan görülmektedir. Son zamanlarda geliştirdiğim, haritadan baba okumakla ilgili bir tanımlamamı da buraya ekleyeyim: Baba, öyle ya, annenin karşıt evindedir çünkü eşidir. Buna göre haritada Ay’ın karşısında Boğa var ve yöneticisi Venüs Başak pozisyonuna yine varıyoruz ki bu da babasını tam olarak tarif eden faktörler arasında.

“1891 yılı Eylül ayı ortasında, Picasso 10 yaşında iken iki kızkardeşin de dahil olduğu aile Malaga kentinden ayrıldı ve Galiçe eyaletindeki La Coruna’ya taşındı. Baba, La Coruna’da “Instituto de Guarda” adlı enstitüye resim öğretmeni tayin edilmişti. Yine de bu taşınma aile yaşamı için bir olumsuzluktu. Yağmurlu atlantik iklimi babada umut kırıcı bir etki yaptı; ayrıca Malaga’daki ressam arkadaşlarının yokluğunu çekiyordu: “Babam La Coruna’da, sanat meslek okuluna gitmek dışında evden hiç çıkmıyordu. Eve geldiğinde de resim yapıyordu. Başka bir şeyle uğraşmıyordu. Resim yapmaktan geri kalan zamanını pencerede oturup yağmuru seyretmekle geçiriyordu”. [5]

Ama baba, bu büyük kentte de Malaga’dan ayrıldıktan sonra üzerine çöken melankoliyi aşmayı başaramadı. Picasso’nun daha sonraki arkadaşı Jaime Sabartes, babanın melankolik yaşamını Picasso’dan dinlediklerine göre şöyle anlatır: “Günde bir kere evinden üç adım ötede olan okula gider ve sonra geri dönerdi. Günlük yürüyüşü bundan ibaretti. Yürüdüğü yakın mesafe de, yalnızca bu varolmanın tekdüzeliğini arttırabiliyordu… Don Jose Barcelona’da artık resim yapmıyordu”. [6] Bir zamanlarki yaşamından hiçbir şey kalmamıştı ona: “Ne Malaga, ne boğalar, ne arkadaşlar ne de başka bir şey…” [7]

Babanın bu ağır depresyonu ve melankolik, hayata küsmüş durumu Güneş’in Satürn’le (her iki baba temsilcisi) düşük ve karşıt KA’sından anlaşılabilir. Bu en ağır ve en zor KA’lar arasındadır ve buradaki alıntıdan çıkarabileceğimiz sonuç, böyle bir KA’nın, gezegenler konumlarını değiştirmelerine, yani Güneş’in yüceldiği Koç’a ve Satürn’ün de yüceldiği Terazi’ye gitmesine karşın, her zaman olumlu sonuçlanmak zorunda olmadığıdır. Tabii ki bu yargıya varmak için babanın haritası yine de başat kriterdir.

3] 8 yaşında “Küçük Picador” ismini verdiği ilk resmini yaptı. 7 ilâ 13 yaş arasında babasından eğitim aldığı bilinmektedir. Picasso henüz 14 yaş civarında Barcelona Güzel Sanatlar Okulu giriş sınavlarını tek bir günde kazanabildiği için, babası ona fırça ve paletini verdi ve bir daha asla resim yapmadı. [8]

Karşıt açının bir anlamı da “kopma”dır ve babasının bir daha hiç resim yapmaması, onun resimle bir kopuş içinde olduğunu göstermektedir. Babanın haritasını bilmiyoruz, o yüzden baba ile sanat arasındaki kopmayı görüp de “Güneş-Satürn KA’sı burada başarısız oldu” savını ortaya süremeyiz.

4] Ana çalışması “Guernica”dır ve eser, İspanya İç Savaşı esnasında Guernica şehrinin Condor isimli bir Alman lejyonu tarafından yokedilmesini anlatır. [9]

Picasso’nun neredeyse tüm resimleri trajedilerle, çirkini ifşa etmekle, nihilizmle vs. örülüdür. Bunu ise “sanat” anlamına gelen V. evin ağır ve depresif durumundan, ama aynı zamanda yine “sanat” anlamına gelen Venüs’ün düşük pozisyonda olmasıyla rahatlıkla açıklayabiliriz.

5] 1936’dan itibaren Cumhuriyet İspanya’sını cuntacılara ve Franco diktatörlüğüne karşı destekledi, 1937’de ise Fransa’yı İspanya İç Savaşı’na müdahele etmeye çağırdı ancak başarılı olamadı. 1944’te Paris’in kurtarılmasından sonra Fransa Komünist Partisi’ne girdi ve daha sonra da çeşitli barış hareketleriyle birlikte çalıştı. [10]

Picasso’nun politik yüzü, bu konudaki aktifliği ve barışı destekleyen hareketlerle çalışması, Koç-Terazi aksındaki Güneş-Satürn KA’sıyla alâkalıdır. Örneğin burada, babadan farklı olarak, politik arenada (başarılı veya başarısız) yine de aktif bir Picasso görülmekte.

6] 1953’de Picasso’nun Stalin portresi Stalin taraftarlarının eline geçti ve böylece sanatı, ne geri, düşük, çürük şeklinde değerlendirildiği Sovyetler’de ne de sol duruşu yüzünden ABD’de benimsendi. Aynı şekilde Franco diktatörlüğü yüzünden vatanına uzun süre geri dönememiştir ve bu yüzden vatandaşlık istediği Fransa’dan da red cevabı aldı. Fransa Gizli İstihbarat Servisi DST Picasso hakkında şunları söylemiştir: “Sözde modern sanatçı milyonlar kazanıyor, ancak anarşistlerle aynı noktada duruyor ve Sovyetleri yüceltiyor”. [11]

Fransa’da ve diğer ülkelerde rastladığı her türlü zorluk IX yöneticisi Jüpiter’in geri pozisyonu ve dispozitörü Venüs’ün zor durumda olmasıyla anlaşılabilir. Vatandan kopma ise hem IV. ev yöneticisi Venüs’ün hem de yine IV-X aksında bulunan Güneş-Satürn KA’sının da marifetidir. Özellikle bu sonuncusu, “Franco diktatörlüğü (Güneş-Satürn) yüzünden ülkeye dönememe”yi tam karşılıyor. Ayrıca yine “vatan” anlamına gelen Ay’ın Akrep’teki pozisyonunu es geçemeyiz ki Ay bu konumda oldukça etkin. Resimlerinin Sovyetlerce “geri, düşük ve çürük” değerlendirilmesi, tam da bu anlamlara gelen “düşük” Venüs’le ifade edilir. Ancak daha sonra zorlayarak başarıya ulaşması, böyle düşük ve karşıt KA’ların olumlu da sonuçlanabileceğine işaret etmektedir. Ne olursa olsun, hangi zorlukları içerirse içersin, Güneş Satürn’le yer değiştirip Koç’ta X. evde konumlanmayı başarabilmiş ve onu yüzyılın en ünlü sanatçıları arasına sokabilmiştir.

7] Hayatı boyunca sürekli yeni teknikler denedi, takıntılı bir şekilde ve çok fazla üretti. Eserlerinin birçoğu dünyanın en pahalı sanat eserleri arasındadır. [12] Bugün ürettiği yaklaşık 50 bin objeden bahsedilmektedir. [13]

Teknik denemeler ve aşırı üretkenlik, deli gibi çalışkanlık Venüs Başak’la görülüyor. Takıntılı çalışma ahlâkı ise yine Venüs’ün bulunduğu Başak’la, ama ek olarak V. evdeki Akrep’lerle daha da anlamlı hâle geliyor.

8] Picasso, 1918-1935 arası Rus dansçı Olga Khokhlova ve 1961’den ölümüne kadar Jaqueline Roque ile olmak üzere iki evlilik yaptı, fakat hiçbir kadına sadık kalmadı: Picasso, ilk deneyimini 13 yaşındayken babası tarafından götürüldüğü genelevde yaşadı. Ondan sonra ise karmaşık, tutkulu, çapkın ilişkiler yumağından oluşan bir hayata evrildi. Sanatını etkileyen, büyüten ve onu Picasso yapan ilham hep o seksüel iştahında saklıydı. Beraber olacağı kadını seçerken iki kural koyuyordu, bunlardan ilki kadınların kendisine itaat etmesi ki oldukça tepki çekiyordu; ikincisi de boylarının ondan kısa olması. (Picasso 1.63’tü).

Yaratıcılığı, üretkenliği, tutkuları sanatına yansıdı. Kadınlardan aldığı ilhamı onlara sadakât olarak sunamadı. Yaptığı tablolar gibi kadınların ruhlarını da parçalara ayırdı, şekilden şekile soktu. Ona göre “kadınlar acı çekme makineleri” idi.

1943’te, kendinden 40 yaş küçük metresi Françoise Gilot’yu şöyle uyarmıştı: “Benim için yalnız iki tür kadın vardır: Tanrıçalar ve paspaslar.”

Kadınları bu denli ayıran bir adamın aşk hayatı da düzenli ve stabil olmadı. İki eşi ve uzun süre beraber yaşadığı 6 metresi oldu. Bu kadınlar da bir dahiye âşık olmanın bedelini ödedi.

İsimleri şöyledir: Fernande Olivier, Eva Gouel, Olga Khokhlova, Marie-Thérèse Walter, Dora Maar, Françoise Gilot, Geneviève Laporte, Jacqueline Roque.

Fernande Olivier: Kötü bir çocukluk ve vahşet dolu bir evlilik geçirmiştir, Picasso’yla olan beraberliği ise kıskançlık dolu ve inişli çıkışlıdır.

Olga Khokhlova: 1912’de bir bale ekibine katılmış, 1915’te bu iş için ülkesini arkada bırakıp kumpanyayla birlikte seyahat etmeye başlamış ve 2 yıl sonra gerçekleşen Rus Devrimi yüzünden de ailesini bir daha hiç görememiştir. (Burada enteresan bir eşleşme var: Picasso da faşist Franco diktatörlüğü yüzünden vatanına dönememişti ve burada da aynı durum Olga’nın başına geldi. VII. evden dört ev sayıldığında (Olga’nın ailesi) vardığımız ev X’dur ve orada da defalarca söylenen KA var. Bu kısımda da başarısız bir KA görülmekte, ama tabii ki babasında olduğu gibi burada da Olga’nın haritası belirleyicidir). Picasso-Khokhlova birlikteliğinde evlerinde her daim kavga ve yüksek sosyetenin eğlenceleri hüküm sürmüş, Picasso tarafından birçok kez aldatılmıştır. 1955’te korkunç bir hastalığın ardından yalnız başına öldü.

Eva Gouel: Gouel henüz 30 yaşındayken ölmüştür.

Marie-Thérèse Walter: Picasso’nun 1973 yılında ölümünden dört yıl sonra intihar eder.

Dora Maar: Picasso, Dora’yı genellikle hep çok güzel ama çok da hüzünlü resmetti. “Benim için o, ağlayan kadın. Yıllarca onu hep işkence görmüş şekilde çizdim. Ne sadistliğim yüzündendi bu, ne de bundan memnun oldum, yalnızca beni zorlayan bir imaja boyun eğdim. Gerçek buydu.” 1944 yılında Picasso onu Françoise için terk ettiğinde aklî dengesini tamamen kaybetti ve hastaneye kapatıldı. Uzun süren tedavilerin ardından Maar tekrar resim yapmaya başladı, Paris’te sergiler açtı. Ama ne yaptıysa bir daha kendini tam anlamıyla toparlayıp, ayakları üzerinde durmayı başaramadı. 1997’de yoksulluk içinde tek başına öldü.

Françoise Gilot: Ünlü ressamı aristokrat masallarındaki çok sayıda karısını öldüren seri katil Mavi Sakal’a benzetir. Gilot, ressamın Paris yakınlarındaki şatosuna yaptığı bir ziyareti şöyle tasvir eder: “Bir dolabı açıp baksam eski karılarını boynundan asılı bulacağımı sanırdım… Küçük özel müzesinde topladığı kadınların kafalarını kesmek istiyormuş izlenimi veren bir Mavi Sakal yanı vardı.” Gilot “Picasso’yla Yaşamım” ismindeki kitabında “Picasso’yu terkeden tek kadın, kendisini canavar için kurban etmemiş tek kadın benim” demiştir.

Jacqueline Roque: Picasso’nun çocukları Claude ve Paloma’nın cenazeye katılmasına engel olur, mülklerinin paylaşımı konusunda bütün çocuklarıyla mücadele etse de, Picasso Müzesi’nin yaratılmasında tam tersi bir tutum alıp hepsiyle işbirliği yapar. 1986’da ise intihar eder. [14]

Bu 8. madde altında geçen bilgiler Picasso’nun eşleriyle olan ilişkilerini aktarıyor ki Françoise Gilot dışındaki hepsinin yaşamı ağır trajedilerle örülüdür. (Ama Gilot’ta da Güneş Terazi-Satürn Koç karşıtı başka şekillerde ortaya çıkmıştır, meselâ Fransa’da en ağır şekliyle 2. Dünya Savaşı’nı görmüştür. Detaylar için:                                                http://szmagazin.sueddeutsche.de/texte/anzeigen/37801/Picasso-war-wie-ein-Taliban, 10.03.2018. Ayrıca biraz evvel kaynağı verilen röportajda Gilot, Pablo’yu “Taliban gibiydi” ve “sadist” gibi ifadelerle tanımlayarak Picasso’nun ona kendisinin bir şeytan olduğunu söylediğinden ve “ne zaman yeni bir kadın alsam eskisini yakarak öldürmeliyim. O zaman ondan kurtulurum” dediğinden ve daha birçok başka detaydan bahsediyor).

Eşleri, evlilikleri pek tabii ki VII. evden ve gezegen karşılığı olarak da, VII. evi yönetmese bile Venüs’ten görmekteyiz. Venüs’ün pozisyonuna defalarca değinilmişti, VII. ev yöneticisi Satürn ise Güneş’le KA pozisyonunda. Demek ki eşler bir Güneş karşıt Satürn düşük KA’sında ve bu da o insanların trajik yaşamlarını açıklıyor; ölenler, hasta olanlar, intiharlar… her şey var. Ancak bu KA sadece eşlerin yaşamlarını değil, Picasso’nun ilişkilerinin kalitesini de gösteriyor; her ilişkisinin bozulduğunu düşünürsek, burada çok başarılı bir KA’dan konuşamıyoruz, ama pek tabii ki bunun Venüs’ün çok da optimal olmayan durumuyla da alâkası var. “Acı çekme makinesi olarak kadınlar” düşük Ay ve Venüs, “paspas kadınlar” yine Ay ve Venüs, sadakâte sahip olmayan bozuk ve çarpık ilişkiler Güneş-Satürn, bir sürü gizli ilişki V ile XII. evler arasındaki KA ve ayrıca Ay Akrep denklemlerinden rahatlıkla görülebilir.

Picasso’nun ün ve şöhretine başarı olarak yardım eden Güneş-Satürn KA’sının onun evliliklerine başarısızlık şeklinde yansıması, sadece ev yöneticilerinin değil (KA’yı oluşturan gezegenlerden birisi olan Satürn VII. ev yöneticisi=evlilik), konuyla ilgili gezegen temsilcisinin de ne kadar önemli olabildiğini gösteriyor. Şöhret ve ün için elimizde X. ev ve gezegen temsilcisi olarak da Güneş varken, ilişkiler hususunda VII. ev ile gezegen karşılığı olarak Venüs var ve Venüs çok rahat bir pozisyonda değil.

9] Torunu Maria, Picasso’yu, “kendi ailesini ama her şeyden önce kadınları sürekli aşağılayan ve kullanan egoist bir canavar” olarak tanımlamıştır: “O bir dâhiydi, ama kalpsiz bir dâhi”. [15] Picasso genel olarak da her zaman dominant, manipülatif, sömüren, aldatan ve sahip olmacı kıskanç bir kişi olarak anılmaktadır. Eserlerinin çoğunda sayısız kadın görülür, sanatının önemli esin kaynağı kadınlardır. Meselâ “Avignonlu Kızlar” isimli tablosunda Paris Avignon Genelevi’ndeki kız arkadaşlarını resmeder. İlâveten, “Resimde sağdaki kadınların yüzleri için kullanılan Afrika maskeleri üzerine bir arkadaşına yazan Picasso, “o maskeleri kendileri ile onları kuşatan bilinmeyen düşman güçler arasında bir tür aracılık sağlamak üzere erkekler yaptı” der. “Onlara bir biçim ve imge verilmesiyle korkuları ve dehşetleri yenilecektir. Tam burada” der Picasso, “resmin estetik bir işlem olmadığını anladım. Bu düşman dünya ve bizim aramızda bir aracı olarak tasarlanmış bir büyü biçimidir, isteklerimize olduğu gibi korkularımıza da biçim vererek gücü kavramanın bir yoludur.” [http://www.ideayayinevi.com/2014/guzel_sanat/picasso/cirkinin_sanati.php, 10.03.2018]

Yine Ay ile Venüs ve dispozitörleri bu alıntıya birebir karşılık gelmektedir.

10] Picasso’nun çocukları Claude, Maya, Paul ve Paloma’yla ilişkisi iyi değildi. Eski karısı Gilot’un, Picasso’yla yaşamını anlatan kitabı yüzünden Picasso hem karısıyla hem de çocukları Claude ve Paloma’yla irtibatı kesti. Paulo ise Picasso’nun hayatında asla bir yer edinemedi; yetişkin yaşlarından beri aşırı alkol ve uyuşturucu tüketimi nedeniyle 54 yaşında öldü. [16]

 

Sözleri

Alttaki sözler, http://www.kunstzitate.de/bildendekunst/kuenstlerueberkunst/picasso_pablo.htm, 08.03.2018 sayfasından tarafımca Türkçeye çevrilmiştir.

“Hepimiz biliriz ki sanat gerçeklik değildir. Sanat bize gerçekliği, en azından bize anlamak için verilen gerçekliği kabul ettiren yalandır. Sanatçı, başkalarını, yalanlarının doğruluğuna inandırmanın bir yolunu bulmalıdır.”

İşte bunlar hep XII. ev. Venüs’ün dispozitörü Merkür’ün Akrep’te olması ve XII. ev İkizler Mars’ıyla KA’sı, sahtecilik, görüneni olduğu gibi resmetmeme anlamlarına gelir. “Görüneni olduğu gibi resmetmeme”yle tabii ki negatif bir anlam kastetmiyorum; resim, film gibi sanatlar zaten ya olanı daha fazla yücelterek ya da manipüle ederek gösterirler, bu onların doğasıdır). Picasso’nun ifadesindeki kurnazlık ise tipik bir Mars-Merkür ilişkisidir. (İlâveten Mars-Merkür KA’sı aynı zamanda büyük el ustalığı anlamına da gelmektedir).

“Sanat bir güzellik kriterinin kullanımı değildir, bilakis güdü ve beyin aracılığıyla her kriterin üstünde olanı kavrayabilmektir. Bir kadını sevdiğimizde, sevgimiz, önce onun uzuvlarını ölçmeden oluşmuyor.”

Ne denilebilir ki? Faydacı, tipik bir Venüs Başak. “Her kriterin üstündekini kavrayabilmek” gibi, Başak’tan daha soyut anlama gelebilecek bu ifade ise yine Başak’ın yöneticisinin XII. ev bağlantısıdır. Dispozitör, bir konu veya kişinin (gezegen), hangi konu aracılığıyla kendini göstereceğini anlatır ve kullanımı zarurîdir.

“Farkettim ki resim çizmenin, objelerin oldukları gibi betimlenmesinden bağımsız, kendi başına bir değeri var. İşte o zaman, objeleri göründükleri gibi değil de bildiğimiz gibi resmetmenin gerekliliğine vardım. Resim yapmanın kendine has bir güzelliği olduğu için, o aslında soyut bir güzelliğin betimlenmesi olabilir. İşte bu şekilde birkaç yıl önce Kübizm’e ulaştım.”

Eğmek, bükmek, çarpıklaştırmak, sisli hâle getirmek, yani Kübizm; objelerin oldukları gibi resmedilmesini sembolize eden Venüs Başak’ın yine XII. ev bağlantısıdır; somut olanın (Başak) sislere girmesi (XII. ev).

“Müzeler yalnızca bir sürü yalandır ve sanat işleri yapan insanlar çoğunlukla düzenbazlardır.”

Müzeler V ve XII. evlerle gösterilir, dolayısıyla burada da bir açıklama yapmaya gerek görmüyorum.

“Herkes sanatı anlamaya çalışıyor. Neden bir kuşun çıkardığı sesler anlaşılmaya çalışılmıyor? Neden gece, çiçekler, etrafımızdaki her şey, ne oldukları anlaşılmadan da seviliyor? Ama söz konusu bir tablo olduğunda insanlar onu “anlamak” zorunda olduklarını düşünüyorlar.”

Yine bir V-XII birlikteliği.

“(…) Resimlerimin büyük çoğunluğunu geceleri yaptım.”

Ay Akrep V. ev.

“Beni sadece resimlerimdeki objelerin ne oldukları ilgilendiriyor, ne anlama geldikleri değil. Eğer resimlerimden belirli anlamlar çıkarılırsa gerçi bu tam anlamıyla doğru olabilir, ama benim kastım bu anlamı ortaya koymak değildir. Ben tablolarımı, objeleri sadece kendileri için resmederim, anlam ise benim bilinçaltımdadır. Ressamlığımın bilinçli propagandist bir kastı olmadı, ‘Guernica’ dışında.”

Hem bilinçaltı göndermeleri hem de objelerin görüntülerinin bakınca anlaşılamayacak hâle gelmeleri yine ve yeniden V-XII ile anlaşılabilir.

“En kötü şey, bir eserin asla bitmeyecek olmasıdır. Hiçbir zaman şunun denilebileceği bir an yoktur: “Güzel çalıştım ve yarın da Pazar.” Bir resim bırakılabilir ve artık kendisine dokunulmayabilir, ama altına asla “Son” diye yazılamaz.”

Mükemmelliyetçi bir Venüs Başak ancak bu sözle tarif edilebilirdi.

“Ben resimlerimi onları düşündüğüm gibi çiziyorum, gördüğüm gibi değil.”

Yine mantıkçı, realist, grafiker Venüs Başak.

“Sanat hiçbir zaman namuslu değildir, onu tüm suçsuz cahillerden uzak tutmak gerekir. Sanat, kendisine yeteri kadar hazırlanmamış insanlara bırakılamaz. Evet, sanat tehlikelidir. Eğer namusluysa o zaman sanat değildir.”

Picasso’nun en gerçekçi ve en kendi gibi sözlerinden birisini okudunuz: Bir kere “sanatın namuslu olmaması”, düşük kalite gösteren, ki ahlâkî yetilerin azlığı anlamına da gelir, iki gezegenden, Venüs ve Ay’dan anlaşılmakta. “Tehlikeli sanat” ise V. evi yurt edinmiş Ay Akrep’tir.

“Eğer tek bir hakikat olsaydı, aynı konuda yüzlerce resim yapılmazdı.”

V ile XII. evler arasındaki, gerçeği sislere bulandıran bağlantı.

“Doğayı, aynı kendi Ben’im gibi, tutkulu, fırtınalı, tekin olmayan ve dramatik görürüm.”

Doğa Ay’dır ve bu cümlede kendisine ithaf edilen sıfatlar Ay Akrep’tir.

“Hayır, resim apartmanları süslemek için yapılmaz, o düşmana karşı bir saldırı ve savunma silahıdır.”

Merkür – Mars arasındaki karşılıklı ağırlama. KA olmasaydı bile Merkür’ün dispozitörü Mars’ın varlığı, hatta Merkür’ün bulunduğu Akrep burcu kâfi gelirdi.

“Her zaman doğayı gözden kaçırmamaya gayret ederim. Benim ilgilendiğim şey, doğanın, gerçeklikten daha gerçek olan ve böylece sürreale yaklaşan o derin özelliğidir.”

Ay Akrep ve dispozitörünün XII. evde olması (sürreal).

 

Sanatı, Kübizm ve Picasso

Buraya kadar okuduğunuz kısım sadece veya çoğunlukla sembolik eşleştirmeydi ve yetkin bir şekilde yapıldı. Buradan itibaren ise daha derin Picasso’ya bakacağız çünkü herkesin Picasso’sunu değil, gerçek Picasso’yu arıyoruz…

Öncelikle, modern sanatın açık ara en önemli temsilcilerinden Picasso’nun sanatını daha iyi anlayabilmek için (pek tabii ki felsefî ve astrolojik yorum açısından, yoksa ben bir sanat tarihçisi veya eleştirmeni değilim) dönemin Avrupa’sına çok kısa hatlarıyla bakmak gerekiyor. Bu şekilde Picasso’nun Başak Venüs’ünü (düşük) ve Ay Akrep’ini (düşük) çok daha net bir şekilde algılayabiliriz.

Avrupa’nın insanî değerlere ilişkin, her şeyin bozuma uğrayıp da anlamsızlaşmadan, değişime uğramadan önceki son büyük dönemi Rönesans’tır. Sanayi Devrimi’nin hemen öncesinde yaşanan bu dönem klasik olanın yeniden keşfedildiği, onore edildiği bir zaman aralığıdır ve kendisinde kısa süreli bir İdealizm’i, Romantizm’i ve Neo-Klasizm’i büyük bir heyecan ve beyin fırtınası şeklinde deneyimleriz. (18. yy sonu ile 19. yy başı). Bu dönem, yeni deneyimlemeye başlayan bir çocuğun gözlerindeki coşku ve heyecan gibidir. Bundan sonraki dönemi ise artık tamamen Modern Dünya şeklinde adlandırıyoruz ve bu da belirli bir süre içinde kendisini ideal ve klasik olan her şeyden büyük bir hızla arındırdı. Nihilizm’den tutun da görelilik kavramına kadar her şey bu dönemin ürünüdür ve son ekleri her daim “-izm”le biter. Bu periyod artık daha çok paranın ilk sırada geldiği, duygu etmeninin ortadan kaldırıldığı, klasik ideallerin pek de bir önem arzetmediği ve insanlık tarihinde daha önce eşi benzeri görülmemiş bir savaş, teknoloji ve sanayi çağı olan hastalıklı çağa, çağımıza karşılık geliyor. Bunu görebilmek için son yüzyıldaki savaşları sıralamak dahi yeterli olacaktır.

Picasso ise işte tam da böyle bir çağın atmosferine ayak uydurabilmiş en önemli sanatçılardandır çünkü gerçekte bir savaşlar insanıdır (tabii ki o çağda yaşadı diye ille de öyle olacak değil, ama özellikle Picasso’nun haritasında kuvvetli destekler var. O dönemin karakteri nedir diye sorsaydık, Picasso’nun haritasından kesinlikle doğru ve neredeyse birebir okumalar yapabilirdik); 1. Dünya Savaşı’nı (1914-1918), İspanya İç Savaşı’nı (1936-1939) ve 2. Dünya Savaşı’nı (1939-1945) görmüştür. Bunu haritada Güneş-Satürn arasındaki düşük ve karşıt KA’dan da görebiliyoruz. Batı Uygarlığı’na bu periyodda yansıyanlar sevgisizlik, hiçlik, hastalık, soğukluk, gerilik, baskı, anlamsızlık, şiddet, duyarsızlık, umutsuzluk, ruhsal bozukluk, insanlığa ait tüm değerlerin yokluğu veya ciddi bir şekilde bozuma uğraması, gözyaşı ve vahşettir. Pablo’nun sanatına da tüm bu tarih, estetik yetisizlik şeklinde işlenmiş oldu ki nihilist öğelere resimlerinde sıkça ve bolca rastlanır. (Özellikle eserlerinde fazlaca kullandığı kadın figürlerinde bu durum görülmektedir (Venüs Başak ve Ay Akrep) ve zaten özel hayatı da eserleriyle neredeyse eşanlamlı bir hatta ilerler. Dişi enerjisi fonksiyonel olmayan bir insanın sanatına da pek tabii ki nihilizm, sevgisizlik vs. yansıyacaktır). Nitekim Picasso modern varoluşun her seviyede kendisini gösteren düşüklüğünü sözlerinde de aktarır: “Güzelden söz eden insanlar karşısında dehşete kapılırım. Güzel nedir? Resimde kişi sorunlardan söz etmelidir. Resimler araştırma ve deneyden başka birşey değildirler. Hiçbir zaman bir sanat yapıtı olarak bir resim yapmam. Tümü de araştırmalardır”. Veya: “Hayır, resim apartmanları süslemek için yapılmaz, o düşmana karşı bir saldırı ve savunma silahıdır”. İlk sözde bir araştırma ve deney aracı olarak resim ve kendi sözlerine göre güzel olana getirdiği tarif kesinlikle Venüs Başak pozisyonuna karşılık gelirken, ikincisinde Ay’ı ve dispozitörü Mars’ın Merkür KA’sını görüyoruz. (Düşmana karşı saldırı vs.). Picasso’da modern dünyaya ait tüm bir nihilizmi kendi bilinçaltı tablolarının dışavurumu (Ay Akrep V. ev KA Mars İkizler XII. ev) şeklinde düşünebiliriz.

Picasso bir sanat devrimcisidir. (Bir kuşak planeti olarak Uranüs Aslan’da; demek ki dönem buna zaten elverişlidir. Burada bir sözünü de alıntılıyorum: “Sanat, var olan düzene karşı kullanılmak için Prometheus’un ateşi gibi (Uranüs Aslan) çalınmalıdır.” Dönemin ruhunun anlaşılması açısından sanırım fazlasıyla net olmuştur). [17]

Klasik döneme ait formları başkalaştırdığı ve en önemli öncülerinden birisi olduğu akımın adı ise Kübizm’dir. Picasso kübist tekniği arkadaşı George Braque’yle birlikte geliştirdi. Bu sanatta eşyalar ve kişiler basit geometrik formlar şeklinde çizilir. (Venüs Başak). Afrika maskeleri gibi ilkel doğa halklarının sanatı (Ay Akrep V. ev) Picasso’nun bu düşün şeklinin oluşmasında önemli rol oynamıştır. [18] Kübistler, Empresyonizm’e hakim olan görme duyusunun yerine aklın başatlığını temel alan gücü ortaya çıkarmak istiyorlardı. (Venüs Başak). Georges Braque ve Pablo Picasso, obje yüzeylerinin arkasına bakarak ilgili konuyu aynı anda ve değişik açılardan sunan geometrik şekilleri vurgulamışlardır. [19] Bu akımda çizimi yapılan her şey bölünür, parçalarına ayrılır ve bozulur. Zaten bu sanat akımının ortaya çıktığı zaman aralığının (yak. 1900) yapısına bakıldığında, artık Sanayi Devrimi yapılmıştır ve elimizde dumanı tüten fabrika bacalarından başka bir şey yoktur. Bu özelliklerin tümünü, yani fabrika bacalarında tüten dumanlardan bölünme ve parçalanmaya kadar her şeyi pek tabii ki rahatça Başak’a veriyoruz, ama aynı zamanda her türlü biçim ve parçanın karışık bir düzende biraraya getirilme uğraşısı, yine çok açık olarak Başak’tan ve dispozitörü Merkür’ün XII. evi yönetmesinden anlaşılabilir. Kübik teknik, bir nesneyi aynı anda her yönden görebilmeyi gerektirir.“Kübistler nesneleri, sanki çevresinde dolaşıyorlarmış gibi, birkaç bakış açısından, cepheden, yandan, üstten, alttan bakarak aynı imge üzerinde göstereceklerdir. Aynı şekilde, bir yüzü hem yandan, hem de iki gözü görülecek biçimde (karmaşık görüntü) vereceklerdir”. [20] Dış dünya nesneleri görünmeyen yanları ile ele alınır (XII. ev) ve bu amaçla formlar bozulur ve parçalanır. Resimle ilgisi olmayan kağıt, gazete parçası, kum, kibrit çöpü gibi unsurlar dahi tablolara eklenerek, gerçek ve reel olan her şey tamamen özgün bir şekilde sanata eklemlenir. Kübistler bu sayede gerçekle ilişkilerini yitirmediklerini göstermek isterler fakat ayrı mekân ve ayrı zaman diliminde olan öğeler aynı anda bir tuvalde bir araya getirilmeye çalışıldığı için yoğun bir karışıklık ve karmaşa görülür.

Dolayısıyla elimizde bir Venüs Başak var (parçalama, bölme, geometrik, matematiksel, mantıksal şekiller) ve bir de o Venüs Başak’ın nasıl ve ne aracılığıyla ortaya çıkacağını gösteren dispozitörü Merkür’ün XII. ev yöneticiliği pozisyonu. XII. ev biçimsel bozukluk, çarpık form, karışıklık, zaman ve mekânın ayrı ayrı değil aynı bütün içinde cereyan etmesi, bir şeyin anlaşılamaması, görünmemesi, sisli ve bulutlu olması (Ptolemaios’un dediği gibi: “Burada gezegenlerin ne büyüklükleri ne de şekilleri görünürdür”), ama aynı zamanda büyük bir bütüncüllük içinde algı demektir (XII. ev var olan her şeyi daha geniş bir perspektiften kapsar, her şeyi içine alır) ve dolayısıyla artık elimizde Kübizm’in ne olduğuyla ilgili gezegen sembolikleri bile mevcut: Bu sanat akımı, XII. evle karışmış bir Venüs Başak’tır. (Bir sanat türünün en önemli, en bilinen temsilcilerinden birini alın, onun konuyla ilgili gezegenine bakın, o sanatın veya hangi konuysa onun nasıl bir yapıya sahip olduğunu görebilirsiniz). Bu arada ismi bile Venüs Başak’tır çünkü Kübizm adı “Georges Braque’ın bir tablosunu gören bir sanat eleştirmeni olan Louis Vauxcelles’in bu tablo için “küçük küpler” sözünü kullanmasıyla ortaya çıkmıştır”. [21] Kübizm, bir fırçalama ve resmetme tekniği olarak sert ve dikbaşlı bir akımdır. (V. ev Ay Akrep ve Merkür Akrep, sonuncusu, dispozitörü Mars ile KA’da).

Aziz Yardımlı, Picasso’yu anlattığı “Çirkinin Sanatı” isimli uzun yazı dizisinde şu ifadeleri kullanıyor; ifadeler gerçi biraz serttir ancak bazı noktaları, haritanın tümünün kısa bir özeti anlamında değerlendirilebilir: “(…) Böyle bir tarihin pençesinden kurtulduğu zaman her sevgisiz birey gibi kendini tüm insanlık değerlerinden soyutladı, nihilizme sarıldı. Yaşamış olduğu geriliğe, baskıcılığa, tanık olduğu şiddet varoluşuna uygarlık diyerek, uygarlıktan nefret etti. Felsefenin, sanatın, bilimin yüzyıllar boyunca yarattığı değerler birikiminin onun için anlamı yalnızca yokedilecek şeyler olmasıydı. Sanatın da bir süreklilik olduğunu, asıl adının Güzel Sanat olduğunu çok geç anladı ve anladığı zaman da ahmaklarla birlikte oynadığı oyunu bozmayı istemedi. Kaba sabalığı, derbederliği, pisliği, duyarsızlığın kendisini ekinsel değerlere yükseltti. Picasso’da en duyarsız insanın sanata verdiği değer, en umutsuz insanın güzele duyduğu sevgi yoktu. Tam tersine, Picasso sanatı, güzel sanatı, güzelliğin kendisini yabancıladı. Paris’te ayaktakımı arasında yaşadı, normal olarak insanların yaşamaktan hiç hoşlanmayacakları sefillikleri, rezillikleri gördü ve onları normalleştirdi. Sanatını (ve bütün yaşamını) bildiği bu biricik normlar üzerine biçimlendirdi. Picasso’nun ruhunun karanlık köşelerinde mayalanan yapıtları modern toplumun güzellik anıtları olan müzeleri tıka basa doldurdular. Picasso başka her şeyin yanında, çirkinin sanatını ahmaklık için dev bir ekin işleyimine çevirmeyi de başardı. Sanatı bir mal yapmada hiç kimse onun kadar başarılı olamadı”. [22]

 

Soru-Cevap

Picasso, astrolojik anlamda düşünürsek şöhretini neye borçludur?: Şöhretle ilgili gezegen temsilcisi Güneş, ev temsilcisi ise X. evdir. Güneş’in Satürn dışında destekvarî anlamda bir bağlantısı yok, dolayısıyla elimizde bu ikisi dışında başka bir faktör kalmıyor. Bu yüzden Güneş-Satürn düşük ve karşıt KA’sını mecburen “başarıya ulaşmış” şeklinde değerlendirmek zorundayız ki bu, böyle KA’ların dahi sonuca başarılı bir şekilde varabileceklerinin kanıtıdır.

Dispozitör ve Mısır Sınırı, bir gezegenin çıkışını hangi araçlarla yakalayacağını gösterir. Güneş’in dispozitörü Venüs Başak III. ev ve Satürn’ünki de Mars İkizler XII. ev. Venüs Başak Kübizm’i, Mars İkizler de bilinçaltının soyut hâllerini gayet yerinde karşılıyorlar. Mars’ın zaten bir de “sanat” anlamına gelen V. evle KA bağlantısı var. Demek ki ün ve şöhrete aracılık eden ev, gezegen ve burçlar bunlardır. Dispozitör ve MS gibi teknikleri bu şekilde kullanınız.

İlişkileri, evlilikleri neden bozuk gitti?: Konunun gezegen karşılığı Venüs, ev karşılığı ise VII. ev. Venüs düşük, fakat MS ve Dekan asaletlerine sahip. Gece gezegeni ve dişi burçta oluşu da onun “halb” pozisyonunda olduğunu gösteriyor. Ev asaleti ise zayıf.

Bu asalet pozisyonu bir gezegeni etkin, yani görünür kılabilir mi? Elde, Zodyak asaletleri anlamında bir büyük eksi (düşme), iki küçük artı (MS ve Dekan) var. Düşme pozisyonu, gezegenin ahlâkî yönden zayıflığını, bozukluğunu, olması gereken kalitede olmadığını, yetkin olmayışını ve çürük oluşunu anlatır. Ayrıca kişi bu konularda ani ve trajik olaylar da yaşayabilir, ani “düşmeler” görülebilir. MS ve Dekan asaleti ise, gezegenin yine de, yani düşük hâlinde bile kendisine ille de yabancı topraklarda olmadığını (aslında öyledir ama düşman topraklarda kendisine ayrılan hücre, kendi evinden/yurdundan izler taşır) gösterir. Fakat burada iki küçük Zodyak asaleti (MS ve Dekanat), bir büyük Zodyak asaletini (Düşme) aşamaz; bu, sadece düz mantığa dayanan matematiksel toplamlarda geçerlidir ve bu yüzden asaletleri puantaja tabî tutamayız. MS ve Dekanat asaleti Venüs’ün düşüklüğünü ortadan kaldırmaz, o hiç yokmuş gibi düşünemeyiz. Anlamca birbirlerine benzemeyen bu asaletleri aynı torbanın içine atamayız.

Dolayısıyla, buraya kadarki kısımda, Venüs’ü görünür kılan bir öğe yok, çünkü gezegenin ev asaleti de yok. Bu Venüs zayıf bir kalitede ve zayıflığına rağmen onu ortaya başarılı bir şekilde çıkaracak bir etken de yok. Ev asaleti, bir gezegenin kaliteli veya kalitesiz olup olmadığına bakmaz, onun ne kadar görünür kılınabileceğini anlatır. Meselâ sanatınız çok kötü olabilir (Venüs Başak), ancak gazino sahibini tanıyorsunuzdur. (Diyelim ki XI. evde). Picasso örneğinde bu da yok.

Yok değil, var: XI. evde Jüpiter, bu kadar etkin, görünür ve şanslı bir evde Venüs’e destek veriyor ki buna “kuyudan çıkarma” denir. Kuyudan çıkarmanın işleyebilmesi için bir gezegenin hâliyle kuyuda olması gerekir ki Venüs böyle. Gerçi kesinlikle yetisiz değil (MS ve Dekan aracılığıyla bir nevî kendi burcunda gibi bir konumlanmadan bahsediyoruz, sonuçta Picasso bu), ancak bu yeti düşük kalitede. Ne var ki Jüpiter, bir de sevindiği evden ve artı olarak Merkür de etkin, görünür ve şanslı kılan V. evden Venüs’ü kuyudan çıkarıyorlar. Kuyudan çıkaran gezegenler kendi konuları aracılığıyla yardımcı olurlar ve kuyudan çıkardıkları gezegenin kendi konularını gerçekleştirmesine destek verirler. Bu durumda Jüpiter arkadaşlar ve genel olarak büyük destekler evinde. Nitekim Picasso Kübizm’i arkadaşı Braque’yle geliştirdi. Tüm bunlara aracılık eden yabancı ülke idi (Fransa) ve Jüpiter IX. evi yönetiyor. Merkür ve hatta Ay da aynı şekilde değerlendirilir: Ay Akrep V. ev, Picasso’nun sanatında doğanın, kadınların, nihilizmin, nefretin, olumsuzluğun, zorluğun, hırsın, düşük kalitenin (Ay düşük) ne kadar kurtarıcı olabileceğini anlatıyor. Merkür ise, XII’yi de yönettiği için, formların bozulması (Kübizm) aracılığıyla Venüs’e destek vermiş durumda.

Aslında ilişkiler deyip sanatına geldik de, aynı şeyler ilişkileri için de geçerli, o yüzden buraya kadar yazdıklarımı silmiyorum. Venüs’ün kötü kalitesi, ki bunda kadınları aşağılamadan insanları kullanmaya kadar her şey var, Picasso’nun hayatında görünür ve etkin oldu. Bu kadınlarla ayrılıkları hep gizli ilişkileri, sevgilileri yüzündendir ve bu da V-XII. evler arasındaki KA’nın marifetidir. Ortaya çıkan, yani kuyudan çıkarılan kalite nedir? Venüs Başak V. ev. Dünyanın en çok kazanan, dünyanın en üretken sanatçılarından, Kübizm’in geliştiricilerinden… Bu metinde onlarca başka Venüs Başak özelliği bulabilirsiniz.

Peki neden aynı KA (Güneş-Satürn) şöhret konusunda başarıya ulaştı da evlilikte ulaşamadı? Çünkü şöhrette elimizde sadece Güneş-Satürn KA’sı varken, evlilikte bir de zor durumda bir Venüs var.

 

Sonuç

Buraya kadar okuduğunuz kısım ise asaletli ve sembolik yoruma dayanan eşleştirmelerdi, görüldüğü üzere en ufak bir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde taşlar yerine oturdu. Her şey olağanüstü açıklıkta olduğu için ev yöneticiliği, dispozitörlük öğretisi ve birkaç astrolojik kural dışında neredeyse hiçbir şey kullanmaya gerek kalmadı.

Astrolojik bir analizde iki tür yorumlama tarzından bahsedebiliriz; ilki Asalet Öğretisi’ne girilmeden, yani sadece sembolikleri nötr olarak, yani güçlülük, güçsüzlük vs. gibi kavramlara bulaşmadan yapılan sembolik yorum, bir diğeri ise bir gezegenin taahhütünü yerine getirip getiremeyeceğini belirleyebildiğimiz veya en azından bunu görmeye çabaladığımız asaletli yorum. İlkinde astrolojik sembolikleri, yaşanan olay veya kişiyle uygun mu – değil mi şeklinde ve tamamen nötr bir algıyla eşleştiririz çünkü bu, asaletlere dayanan herhangi bir yorumu gerektirmez, daha doğrusu gerektirmek zorunda değildir. Meselâ Ay Akrep’te düşük değildir de ve böylece ideal normlara (= yücelim) aykırı değildir de, sadece Ay Akrep’te gibidir. Ya da meselâ “Picasso’nun babası yemek odaları için hayvan resimleri, tamamen işlevsel, basit resimler çizmiştir” [23] dersek burada iyi, kötü, güzel, çirkin, doğru, yanlış vs. şeklinde tamlamalara girmeden, doğrudan işlevsel, yemek odasına uygun, pratik, var olanları oldukları hâliyle, gerçeğe uygun resmeden bir Venüs Başak’ı konuşuruz. Veya yukarıdaki maddelerden birinde geçtiği gibi, eğer “Eserlerinin çoğunda Picasso’nun sayısız kadınları görülür, sanatının önemli esin kaynağı kadınlardır” dersek, burada yorumsuz bir şekilde herhangi bir yargıda bulunmayan Venüs Başak’ta veya Ay Akrep’te gibi bir ifade kullanırız.

Asalet yorumu ise yargı gerektirir, daha doğrusu gerektirebilir de çünkü “yücelen” veya “düşen” bir şeylerden bahsederiz ve bunlar, adına ne derseniz deyin yine de yargıdır. Meselâ eğer aynı cümleye bir eklemede bulunarak “Eserlerinin çoğunda Picasso’nun sayısız kadınları görülür, sanatının önemli esin kaynağı kadınlardır, ama kadınlarla ilişkisi bozuk, çıkarcı temellere dayanır, genel olarak düşük kalitedendir” dersek, işte burada bir yargıya dayanan asaletli bir harita incelemesi yaparız. Hangi tarz bir yorum şekli deneyeceğiniz isteğe bağlıdır, göreliliğe inanıyorsanız cümlenizi herhangi bir yargıya varacak şekilde oluşturmak zorunda değilsiniz.

Aslında herhangi bir şeye yorumsuz, nötr, sadece sembolik anlamın bir aktarımı şeklinde yaklaşmak özellikle Einstein’ın, genellikle de modern çağın ürünüdür. Bu bakış açısı her şeyin, her tecrübenin, her zamanın ve mekânın üstünde olan “kendinden-doğru”yu, “kendinden-yüce”yi, “kendinden-belli”yi söküp attı, her şeyin büyük bir değişkenlik içinde olduğunu söyleyerek “evrensel doğru” denen kavrama da görelilik getirdi veya en azından bunun da yolunu açtı. Yani az evvel sözünü ettiğim “Picasso’nun kadınlarla ilişkisi düşük kalitedendir” tarzında bir cümle atıldı, çünkü her şey göreliydi. Hâlbuki herhangi bir şeyin göreli olduğu, onun ardında daha büyük ve henüz belki en optimal hâliyle deneyimlenmemiş bir gerçek, bir ana öz olmadığını kanıtlamaz. Aynı nehirde iki kere yıkanılmayabilir, doğru, çünkü nehir artık ilk girişimizdeki nehir değildir ve çünkü değişmeyen tek şey değişimdir fakat bu özde bir nehir olduğu ve nehrin temel elementlerinin daha hâlâ aynı olduğu gerçeğini değiştirmez. Bir şekilde, nedendir bilinmez, bir şeyleri deneyimleyebilelim diye göreli bir dünyada yaşıyoruz çünkü, yine nedendir bilinmez, her zaman çeşitlilik ve değişim gerekiyor. Ne var ki görelilik her şeyin göreli olduğunu anlatmaz, bilakis ideal olana ulaşma yolunda katedilen aşamaların göreliliğini kasteder.

Eski astrologların yıldızıl gökyüzüne ilişkin tanımlama ve belirlemeleri, göreliliği her şeyin tek ve ana gerçekliğin üzerinde tutan bir tabiata sahip değildi. Bir gezegenin burç asaletinin olması; onun ilksiz ve sonsuz, evrensel, zaman ve mekânüstü bir gerçekliğe sahip, kültürel çeşitlilik olsa dahi özünde şekil dışında bir değişim göstermeyen, özgerçek olan, salt olan, kendinden-zorunlu olan, bozulmamış, ilk hâl olan, önkabul özelliği taşıyan, kendinde-şey olan, her şeyden önce, gözleme ve deneye gerek kalmadan da bilinen, herkeste ortak olarak var olan, göreliliğe tabi olmayan, herkesçe içsel bir biliş şeklinde olsa bile ve her türlü bileşeniyle birlikte bir çağ onu onaylamasa bile hepimizi ortak bir biçimde saran enerjiye sahip, en doğasına uygun, hiç eskimeyen, hiç yadırganmayan, sessiz bir bilişle “kendiliğinden-doğru” olan, “kendiliğinden-anlaşılır” olan, “tözü gereği böyle” olan, öğrenilmesine gerek kalmayan veya Kantça konuşursak “kendinde-şey (=a priori; Aristoteles karşılığı: Töz)” olan bir yapıda olduğunu gösterir. Ne bir tanımlamaya ne de onu kavramsal bir kategoriye sokmaya gerek kalmaz çünkü o, zamanüstü ve mekânüstü olarak hepimizde ortak olan yapıtaşıdır ve evren biz isek o hâlde evrenin de bozulmamış, herhangi bir etkiyle karışmamış, a priori yapıtaşıdır. Genel olarak kendi ikâmetlerinden birinde olma asaleti bilinen, anlaşılan ve böylelikle kalıcı, değişmez, sağlam olan gerçekliktir. Burç asaleti salt hakikat, salt uygunluk, salt değerdir. Meselâ Mars Akrep karakterine sahip bir olay aracılığıyla kurban gidecekseniz bunun toplumdan topluma, zamandan zamana, kültürden kültüre sadece biçimsel farklılığı olabilir, yoksa özünde birazdan kurban gideceğimiz bilgisi tüm insanlarda ortak bir bilişe sahiptir çünkü kertenkele beyni hep aynı güdüyü taşır; hayatta kalma güdüsü. “Kendinde-şey” diye bir ana öz olmasaydı, zaten çeşitlemeleri de göremiyor olurduk çünkü çeşitlemelerin, kendisinden çıkmak zorunda olduğu bir ana kaynak olmamış olurdu. “Her şey akıştadır — Klasik olanın, Logos’un dışında. Klasik olanın zaman ile bir işi kalmamıştır, çünkü idealdir. Eskimez, yeni olmayı önemsizleştirir. Biçimde erişilen sonsuzluktur”. [24]

Bilinebilecek bundan daha öte, daha ideal belirlenim ise yücelimdir. Eski astrologlar bir şekilde ideal olanın, yüce olanın tarifinin nasıl olması gerektiğini gösterdiler; bu, henüz hiçbir etkenle karışmamış en üst hâldir, kendinden öyledir. Böyle belirlemeler yapabilecek durumdalardı çünkü evrensel varoluşa bizden çok daha yakın duruyorlardı. Bizler ise bunu tanımlayabilmekten çok uzağız. Yücelim de, yukarıda “gezegen kendi burcunda” için yapılan tariflerin tümüne uyar, ama aynı zamanda “ulaşılabilecek en ideal hâl”dir, ahlâkî doğruluktur, insanı tanrısal olana yaklaştırır, bir nevî Platon’un “idealar dünyası”dır. Bize çeşitli çağlarda farklı yüzlerle gelebilir, çağa hiç uygun olmayabilir hatta reddedilebilirler ama yine de göreliliğe tabî değillerdir. Afrika’da bir kabilenin güzellik normları Avrupa’da yaşayan insanlarınkiyle çelişebilir, ama temelde her iki grup da “güzellik” kavramını kök değer olarak alır. Meselâ Venüs Balık sevginin, aşkın en yüce, en ideal pozisyonuysa, bunu anlayabilmek için âşık bir insanın yüzüne bakmak dahi yeterli olacaktır, ötesine ihtiyaç yok. Kültürel bombardıman sayesinde her fikrimiz üst kültürler tarafından belirlendiği için töze ilişkin kavramları artık hatırlayamıyoruz.

Şimdi bütün bunları neden konuştuk? Çünkü bir gezegenin düşme pozisyonunun ne olduğu, ancak ve sadece yüceliminin ne anlama geldiği idrak edilirse anlaşılabilir. Aynı bakış açısı, kendi ikâmetinde olmak ile zararlı/zararda olmak arasında da kurulabilir. Zodyak asaletlerinin geri kalanları ise (MS, Üçleme ve Dekan) bu mantıkla eşdeğer değildir çünkü bunlar burcun tümünde değil sadece kısmî derecelerinde güç sahibidirler.

Yücelim pozisyonu insanı tanrısala yaklaştırıyorsa eğer (burada yücelimin diğer anlamları olan “anilik” ve “abartı”dan konuşmuyorum, onlar ayrı mevzular), bir gezegen en soylu, en yüce, en ideal ve en üst hâlinden “düşerse” ne olur?: Bir kere her şeyden önce ahlâkî özelliklerini yitirir, olması gereken hâlden kopar, özünde ideal ve tanrısal olandan sapılır, ona duyarsızdır, onu yadsır, ona karşıdır ve karşı olduğu her şeyi de normalleştirir çünkü her şey “görelidir”, onu anlamsızlaştırır, onu olumsuzlar, değerinden düşürür, baskılanma görülür (çünkü düşme pozisyonu yücelimin karşıtı olduğundan, aynen karşıt açı gibi satürnyen özellikler taşımak zorundadır), yücelim zamanüstü ise, zamana göreceli değilse o hâlde düşme de geçici olanı gösterir, sıradandır, yetkin değildir, bozulmuştur, kötüleşmiştir, yozlaşma vardır ve en sert ifadeyle, çürümedir ve bitiştir. Eğer yücelim pozisyonunu bu tür anlamlardan uzaklaştırırsak, Evren’in en ideal hâlinin ne olabileceğine ilişkin ne bir kurgumuz ne de fikrimiz olur. Picasso örneğinde Venüs Başak, bu yüzden sadece nötr konuşabileceğimiz bir “biçimsel bozulma” ya da “biçimi manipüle etme” değildir, aynı zamanda estetik olandan sapma, bozulma ve çürümedir. Bunlardan ilki sadece sembolik yorum, ikincisi ise asaletli yorum tarzına örnektir. Bir diğer düşük pozisyon olan Ay Akrep, doğası gereği dostluk ve rahatlık arayan bir planetin Mars’ın burçlarından birinde kıskançlık, değersiz bir hiçlik, nefret, saldırganlık, umutsuzluk, kadının yumuşak ve edilgen görülmemesi, duyarsızlık, acımasızlık gibi özellikleri gösteren bir planete dönüşür. Her çağın kendi zamanına uygun farklı değerler yaratması yani görelilik bizi a priori olandan, o en ideal ilk hâlden uzaklaştırıyor ve onu tanımlayabilmemizi güçleştiriyor.

Sembolik bir yorumda “düşme”yi kötüleşme, çürüme, yozlaşma, yetkin olmama gibi “ideal olandan bir sapma” şeklinde görmeyiz çünkü o “sadece Ay Akrep”tir. Fakat ne yücelim ne de düşme böyle tasarlanmadı; eğer o “sadece Ay Akrep” olsaydı o zaman ne yücelimden ne de düşmeden konuşmaya gerek kalırdı. İşte bu noktayı, değişen kültürel etmenler yüzünden 20. yy’da hiç anlayamadık, ama şimdi tekrar buluyoruz. Eskiler’in yücelime atfettiği ve ahlâkî değerler içeren anlamları ise “öznel, subjektif” olarak değerlendiremeyiz çünkü tek bir kişinin öznel üretimleri değildirler, bilakis binlerce yıldır yoğrularak zamanımıza gelen aktarımlardır.

Şimdi bu konuşulanlar belirli bir yargı içerdiği için, bunları bazılarınız pek tabii ki göreli bulacak, zaten öyledir de. Fakat (şu anda size şaşırtıcı gelse de) bir pozisyonun, insanın yaşamı boyunca hem sembolik, yani nötr hem de asaletlere göre anlamlarının yaşandığını belirteyim ki bu en önemli husustur. Dolayısıyla Pablo’nun meselâ Ay Akrep’ini, hiçbir asaletli yorum içermez bir şekilde “kadınları edilgen görmedi”, “eserlerinde doğanın tüm vahşiliğinden esinlendi”, “bir sigara dumanıyla kadersel bir şekilde tekrar yaşama döndü” gibi cümlelerle yorumlayabilirsiniz. Veya “düşme” pozisyonunu da devreye sokup, düşme bir ahlâkî bozulma anlamına DA geldiği için, “eserlerinde duygusuz, vahşi, ideal değerlere uygun olmayan, nefret kusan, düşük bir çizgisi vardır” da diyebilirsiniz. Ya da bu pozisyon, yücelim ideal olanı aktardığından, “ideal ölçülerle göreli bir yetersizliğe, bozulmuşluğa, “düşmüş”lüğe sahiptir” şeklinde bir yargıda da bulunabilirsiniz. Bunların tümü de yanlış olmayacak ve kişi yaşamı boyunca, içinde bulunduğu kültüre uygun olarak bunların hepsini veya birkaçını tecrübe edebilecektir. Sadece nötr bir şekilde sembolik yorumlamaya ise her zaman ihtiyacımız var çünkü modern hayatın çeşitliliği bunu gerekli kılıyor.

Ama mevzuya asalet katarsanız, bahsedilen bu özelliklerin görünür (=etkin) olup olamayacağını, kişinin yaşamında ne kadar yer kaplayacağını veya meselâ sigara dumanıyla hayata dönüp dönemeyeceğini de eklemiş olursunuz. Asaletlere dayanan bir yorum -ecek, -acak’lara izin verir, böyle bir harita yorumu sadece tespit değildir, onun aracılığıyla ayrıca biyografik ve gelecek zamanlı bir kurgumuz da olur. Yani “insan şöyledir, böyledir”i de, ama “şöyle olacak, böyle olacak”ı da anlamaya çalışırız. Asaletler bu yüzden etkin olup olmamaktan, bu yüzden şanslı olup olmamaktan bahseder. Bunu bilmediğimiz takdirde elimizde bir olayın pozitif, negatif veya etkin şekilde gerçekleşme olasılığına ilişkin hiçbir oran kalmaz. Bu arada tabii ki yanlış anlaşılmasın, ben burada “her yönüyle belli bir gelecek vardır ve görünürdür” anlamında konuşmuyorum, ama asaletli bir yorum en azından (henüz tüm tekniklerine aşinâ olamasak da, ki kesinlikle değiliz) bize ibrenin sapma yönü hakkında bir fikir verebilir. Ve ben bu tespitlerin asıl yerinin Galaktik Zodyak olduğunu düşünüyorum. Ancak sadece asaletlere dayanan bir yorumun değil, aynı zamanda sembolik yorumun da.

Tropikal Zodyak, daha evvel de belirttiğim gibi, toplumca gördüklerimizdir ve bu yüzden doğrudur da, hatta tam olarak. Picasso’nun Venüs’üne (Terazi) bakarsınız ve onun ne kadar usta bir sanatçı olduğunu, toplumca onay görmüş bir şekilde, görürsünüz. Galaktik Zodyak’a bakarsınız, onun ardında ne olduğunu, toplumsal görüntü ve algıyı çıkarttıktan sonra geriye ne kaldığını anlarsınız. TZ gözlemcinin dünyasıdır, hepimizce, meselâ bir mekânda oturduğumuzda gördüğümüzdür, çünkü aynı kültürü paylaşan insanlar aynı algıdadır. TZ, etrafça, aynı ortak kültürel değerlere sahip insanlarca, aynı zaman aralığında yaşayanlarca çok rahat görülen, kuşkusuz olan ve algılanandır. Örneğin bir insanın en ufak bir ısıda dahi ne kadar terlediğine şahit oluyorsak, bu Tropikal Zodyak’la görülür; karşılaştığımız bir insandan için “ne kadar konuşuyor, hiç susmuyor” diyorsak, burada da Tropikal Zodyak vardır. Ne var ki aynı haritaya bir başka zaman aralığında veya büyük bir kültürel değişim olduğunda bakıldığında, bir zamanlar yorumlandığı şekli bulamayabiliriz, çünkü artık aynı veya benzer algılarda olmayabiliriz. GZ ise görelilikle normalleştirilmiş olanın ardına bakar, değişmez ve saltık olanı görür, zaman ve mekânın kendisine meydan okur, her çağa göre değişim göstermek zorunda olmayan unsurları DA barındırır. TZ zaman ve mekâna bağlıdır, değişkendir. (Mevsimsel, kadrantlı ev sistemleri).

Bunu aslında en iyi çocuklar anlayacaktır çünkü henüz “öz-hâl” veya “tözsel gerçeklik” gibi olgulara yabancı değillerdir. Herhangi bir sanat eleştirmeni “bak ama üstâd aslında şunu kastediyor” demeden önceki pozisyondadırlar. Ortada kültüre bağlı bir sanat eleştirmeni veya tarihçisi de olmadığı için, çocuk onu en saf, en öz, en ilk hâliyle “gören”dir ve bu Galaktik Zodyak’tır. Galaktik Astroloji, henüz kültürel değerleri, toplumsal algıyı suratına takmamış çocuğun gözüdür.

Benim her iki Zodyak’ta gördüğüm en net farklılıklardan birisi, TZ’nin gözün direkt gördüğüyle, GZ’nin ise ille de direkt görülmeyenle (bu tabii ki bazen değişebiliyor) ve insanın hayatındaki bir olayın nasıl yaşanacağının süreciyle ilgili olduğudur. Meselâ TZ’de bir insanın I. ev Jüpiter Koç pozisyonu varsa, “bu insan çok gezer veya en azından bunu ister, sürekli bir aktivite ve hareket hâlindedir, vücut ısısı olarak sıcaktır, hızlı bir şekilde terler, insanlara yardımcı olur” vs. şeklinde tespitlere gidilebileceğidir ve en önemli nokta şudur ki bunlar doğrudur, çünkü tarafımızdan ortak olarak gözlemlenir. Ben bu kısmı çok da tartışmaya gerek görmüyorum. Dış dünyada ortak algımız gereği gözlemlediğimiz bu tespitleri GZ’de bazen göremiyoruz, bununla ilgili çok örneğim var. Öte yandan GZ’de asaletler çok daha rahat ve kendileri gibi kullanılarak, “bu insan, hayatının bir aşamasında şu şekilde bir olay yaşayacaktır” gibi, daha çok bir süreçle alâkalı yorum kabiliyeti olabiliyor. Picasso’dan bir örnek verebilirim: Venüs Başak pozisyonu bildiğiniz üzere formların bozulmasına dayanan bir resim tekniğiydi. Picasso hayatına kübist olarak başlamadı, daha evvel “normal” standartlarda resimler çizmiştir. Fakat hayatının bir aşamasında Braque’yle birlikte (Jüpiter Boğa XI) kübist tekniği geliştirdi. Meselâ bu, onun resimde yaşadığı bir süreçle alâkalıdır. Asaletlerin yaratılmasının en önemli maksadı zaten buydu, asalet çoğunlukla bir kehânet aracıydı. Pek tabii ki TZ’de de çok ve çeşitli tekniklerle geri plana bakılabilir, ancak asalet kullanımı GZ’de daha optimal sonuçlar doğurmaktadır.

Bir insanın yaşadığı ve yaşattığı olaylar, davranış şekilleri, hepimizce gözlemlenen yanlarıyla, karakteriyle neredeyse hiçbir zaman eşleşmez, daha doğrusu artık eşleşmiyor. Bir insanın geri planına daha hızlı ve daha doğrudan bir şekilde asaletlerle de bakmak istiyorsanız rahatlıkla GZ kullanabilirsiniz. Ben bu yazıda sizi en çok bu farkındalığa davet etmeye çalıştım.

 

Kendini gör, kendini tanı…

 

Kaynakça

 

[1]: http://www.ideayayinevi.com/2014/guzel_sanat/picasso/cirkinin_sanati.php, 03.03.2018

[2]: https://www.n-tv.de/mediathek/bilderserien/unterhaltung/Pablo-Picasso-article16672.html, 03.03.2018

[3]: https://www.malaga-urlaub.com/kultur/picasso.php, 04.03.2018

[4, 5, 6, 7]: Sayfalar, sırasıyla 7-8, 13, 13, 15. file:///C:/Users/Pc/Desktop/2057-Picassonun_Yashami-Sanati-Wilfried_Wiegand-Canan_Dovenler-1985-182s.pdf

[8]: [3] ile aynı kaynak

[9, 10, 11, 12]: [2] ile ak

[13]: [3] ile ak

[14]: Bu maddedeki çeviri, alıntı ve derlemeler için bkz.: https://www.mynet.com/pablo-picasso-136-yasinda-picassoya-ilham-veren-tanricalar-ve-paspaslar-1202971-mykadin, http://www.sanatatak.com/view/olga-picassonun-ilham-perisi-ilk-esi, https://www.focus.de/kultur/kunst/kunst-picasso-und-die-frauen_aid_728398.html, http://www.sueddeutsche.de/geld/die-grossen-erbfaelle-geld-macht-hass-picasso-ein-villen-und-frauensammler-1.1028949,  http://www.picassos-leben.de/frauen.html ve http://www.leblebitozu.com/pablo-picasso-kadinlari-ve-onlarin-ilham-verdigi-tablolar/, 05.03.2018

[15]: [2] ile ak

[16]: https://de.wikipedia.org/wiki/Claude_Picasso, 07.03.2018, http://www.sueddeutsche.de/geld/die-grossen-erbfaelle-geld-macht-hass-picasso-ein-villen-und-frauensammler-1.1028949#redirectedFromLandingpage, S. 1, 07.03.2018 ve http://www.sueddeutsche.de/geld/die-grossen-erbfaelle-geld-macht-hass-picasso-ein-villen-und-frauensammler-1.1028949-3, S. 3, 07.03.2018

[17]: Alıntı için bkz.: file:///C:/Users/Pc/Desktop/pablo-picasso-genie-sendemanuskript100.pdf, S. 8, 06.03.2018

[18]: [2] ile ak

[19, 20, 21]: https://tr.wikipedia.org/wiki/K%C3%BCbizm, 06.03.2018

[22]: http://www.ideayayinevi.com/2014/guzel_sanat/picasso/cirkinin_sanati.php, 03.03.2018

[23]: file:///C:/Users/Pc/Desktop/2057-Picassonun_Yashami-Sanati-Wilfried_Wiegand-Canan_Dovenler-1985-182s.pdf, S. 7-8

[24]: http://www.ideayayinevi.com/anasayfa.php, 06.03.2018

Bir Cevap Yazın

Copy Protected by Chetan's WP-Copyprotect.