TETRABIBLOS

Spread the love

tetra

 

ÇEVİRMENİN ÖNSÖZÜ

Doğa karşısında ilk galibiyetleri almaya başladığımız karanlık çağlardan biz insanlar hep “özel” olduğumuza inandık; dağlar, taşlar, hayvanlar, çeşit çeşit bitkiler ve var olan her şey insan cinsine hizmet edebilsin diye var olmuşlardı. E öyle ya, basamak olarak en üstteydik ve üstelik Tanrı bile bizi kendinden kopyalamıştı. Ancak geçen yüzyıllar içerisinde bu düşünceden destek alarak ve bunu doğamızın bir hakikati varsayarak işi iyice çıkmaza soktuk; herşeyden önce doğayı doğrudan gözlemlemeyi terkettiğimiz için onunla bağlantımızı kaybettik, unuttuk ve kendimizitabiattan soyutlayarak, sanki parçayı bütünden ayrı düşünebilmek mümkünmüş gibi, onun bir üyesi olduğumuz gerçeğini tarihe gömdük. Bunun sonuçları acı oldu; kendimizi bir türlü tanı(ya)madık veya en azından tanısak bile ortaya çıkan sonucu kabule yanaşmadık.

 

1

 

 

İşte içimize insanlığın tüm bir tarihsel süreci boyunca kazınmış ve adetâ bizden bir parça olmuş bu burnu büyüklük, hâliyle insanı efendi, doğayı da onun kölesi pozisyonuna düşürdü. Gerçi duygularımız ve düşüncelerimiz de dahil bizi biz yapan herşeyi hakikaten de insanın kendisi yaratıyor olabilir (çünkü yorumlama yetisine sadece biz insanlar sahibiz, bizi çıkarınca ortada kalan nedir?), tüm var olanlar sadece biz onları gözlemliyoruz diye ‚burada’ bulunabilirler, ancak bu bize yine de hiyerarşik düzlemde merkeze oturma hakkını veremez. Hem zaten vermedi de; bunu en basitinden herhangi bir doğal afetle dahî kanıtlayabiliriz. Kolektif yasalara karşı boynumuz hâlâ bükük.

Aslında benzer şekilde yeni araştırmalar, insanı gerçekten de o mükemmel ve hiç de haketmediğimiz ‚merkezî’ pozisyondan alıyor ve doğanın tüm öğeleri arasında ille de bir anlamı olmayan ‚herhangi bir yere’ oturtuveriyor. Bu durum, tanrının bize verdiğine inandığımız ‚üstünlük saplantısını‘ hiçe sayması açısından bazılarımız için çok can yakıcı olsa da, yeni eğilim bundan öte bir şey değil. Çünkü, ‚doğanın yasaları’ söz konusu olduğunda, bu yasalar, örneğin aynı ortamda bulunan bir kedi, bir masa, bir insan ve bir kültablası arasında ayırım yapmıyor çünkü bu yasalar için, meselâ birazdan, atıyorum bir depremle yok olacak bir mekânda aslında ‚merkezî’ konumda olduğu hep söylenegelmiş bir ‚insanın’ bulunup bulunmadığının bir önemi yok; yani, eğer o mekânın ortadan kalkması, o mekânın doğasının yasasıysa, bu yasa hiyerarşik anlamda ast-üst, insan-eşya ayırımı yapmadan hepimize kastediyor, herşeyi ortadan kaldırıyor. Çok iyi insanlarmışız, bize bu yapılanlar hiç de adil değilmiş, dünyaya şöyle şöyle katkıda bulunmuşuz, insanları sevmiş ve onlara değer vermişiz veya çok kötü bireylermişiz, fark etmiyor. Bu yasalar herkes ve her şey için eşit. Dolayısıyla ‚üstün’ olmak gibi bir pozisyon şöyle dursun, en fazla zavallı ruhlar olarak ortalarda dolaşıyoruz: ‚Efendi’ öldü…

İşte biz, bu tesadüfi görünen, düzensizmiş, bağlantısızmış veya anlamsızmış gibi bir şekle sahip olan ve tüm bu fikirlere varmamıza sebep teşkil eden öğretiye ‚uranyen dünya’ diyoruz. Kaosun dünyasında öngörülebilirlik çoğunlukla yakın gelecek için mevcut, üstelik özgür iradeye yer de bırakabiliyoruz. Bu dünya, tümüyle ölçülebilirlik iddiasına çok daha mesafeli yaklaşıyor.

Ancak öte yandan, bu düzensizmiş gibi görünen yapının içine dokunmuş bir de düzen ve bu düzenin de yasaları var. Bunlar, var olan her şeyi birbirine bağlayan, bir şeyi diğerinden ayırmayan ve ‚tesadüf’ olarak algıladığımız her şeyi aradan çıkaran bir düzen ve onun işlemesine sağlayan yasalar, yani doğa yasaları. Bunların ne olduklarını biliyoruz; Güneş’in belirli bir ritmi takip ederek doğması ve batması, doğum-ölüm, verimlilik-kuraklık vs. gibi, karşıtlıklar olarak kendisini gösteren, diyalektiğin kurallarıyla açıklanabilen doğanın bilindik, basit yasaları. İşte biz, bunların tümüne de ‚satürnyen dünya’ diyoruz. Satürn‘ün dünyası ölçülebilir, önceden görülebilirdir; bu dünya klasik olandır ve „eğer şu şu planetler şöyle konumlanırsa, şöyle bir olay olur“ dedirtebilen dünyadır. İşte bu dünya, aynı zamanda Batlamyus’un da dünyasıdır. Uranüs‘ün dünyası, kısa vadeli öngörü dışında, Satürn‘ün dünyasında olduğu gibi uzun vadede net ve keskin çizgileriyle belirlenebilmiş öngörülere sahip bir dünya sunmaktan uzak çünkü yol ayrımlarında yapılacak en ufak bir değişiklik, yeni bir bilinç, en küçük bir düşünce farklılığı, geleceği dramatik bir şekilde etkileyebiliyor ve böylece öngörülebilir gelecek ister istemez değişmiş de olabiliyor. İşte Batlamyus da dahil birçok klasik yazarın dünyası, Uranüs‘ün bu satırlarda anlatılan dünyasına uzak öğeler içeriyor. Fakat denildiği üzere, Uranüs’te de kısa vadede olmak kaydıyla öngörülebilirlik mevcut ve bu, determinist kaos veya kaosun içindeki kozmos olarak da adlandırılabilir.

Kaosa ilişkin henüz tamamıyla çözülmüş ve yerli yerine oturmuş bilgilere sahip olamasak da, kaosun içindeki düzen olan kozmosu en iyi anlatan araçlardan birisi astroloji çünkü onunla şeyleri birbirinden ayırıp ‚ötekileştirmiyoruz’; örneğin Jüpiter’i sadece büyük ölçüde hidrojen ve helyumdan oluşan bir gaz devi olarak görmüyor, ona bir de anlam yüklüyoruz, yani onu niteliyoruz da. İşte böylece bu ilimle mikro düzlemde kendimizi, makro düzlemde de çevremizi, kentimizi, ülkemizi ve dünyamızı tanıyıp anlamaya çalışıyoruz, kısacası doğa yasalarımızı idrak etmeye başlıyoruz. Dolayısıyla astroloji, soyut (nitelik) ve somut (nicelik) olanı zaman-mekân içinde eritip kombine edebilmeyi başarmış ender bir bilgidir, bir tecrübe ilmidir, bilgeliktir. Benim deneyimlerim dahilinde böyle bütüncül bir kombinasyonu yapabilen ikinci bir öğreti yoktur.

Her çağ, ‚hakikât’ denen devasa denizden sadece kendi dönemine uygun ‚doğruyu’ çekiyor. İşte Tetrabiblos da kendi çağına ve sonraki dönemlere damgasını vurmuş Antik Çağ astrolojik eserlerinden ve kendisi aracığıyla kaosun içindeki kozmosu algılamaya başladığımız ilk üretimlerden birisi. Evet, öncüllerimiz bu insanlardı ve dolayısıyla bugün yazdıklarını kabul etmesek veya kısmen etsek dahî, yine de en eski köklerimizi tanımak ve anlamaya çalışmak bizim için sadece bir zaruriyet değil, bilakis heyecan verici bir deneyimdir de.

Madem astroloji tarihinin yaklaşık son 15 yılına ‚eskiyi tanıma ve anlama’ süreci hakim, o hâlde neden en başlara gitmiyoruz? Neden o ilk Paganların öğretilerine bakmıyoruz? İşte Tetrabiblos’un tercümesi tam olarak bu duygularla doğdu ve en sonunda da bitti. Bu tercümeyi Şubat ayının …günü itibariyle tamamına erdirmiş bulunuyorum.

Kitaba ilişkin söylenmesi gereken birkaç önemli husus var: İlkin, MS 2. yy´da yazılmış bir astroloji kitabını okumak kesinlikle ‚eskiye dönüş‘ olarak algılanmamalıdır. Çünkü bu kitap, bize farklı dili ve alışık olmadığımız anlatımı, yöntemleri yüzünden garip bile gelse, astroloji tarihini görebilmemiz ve uzun bir süreç içerisinde astrolojinin nasıl geliştiğinin, hangi yapı taşları üzerine kurulu olduğunun ayırdına varabilmemiz açısından büyük bir önem taşımaktadır. Öte yandan burada bir „eskiye dönüş“ten bahsetmek tabi ki doğru olmaz çünkü kitabın amacı bizim oraya dönüp orada çakılı kalmamız değildir; geçmiş, sadece geleceğe yön verecekse bir önem taşır. Dolayısıyla bu kitabın tüm hedefi, eski bilgilerin yenilerle kombine edilmesi ve böylece astrolojinin her iki önemli tarzının birleştirilip kombine bir astroloji, yani tabiri caizse neoklasik astroloji yaratılması gibi bir görev üstlenmektir; en nihayetinde eski hazinelerin avcılığını bu yüzden yapıyoruz.

Enteresan bir şekilde, özellikle şu son zamanlarda, Türkiye astroloji camiasında modern dönemin eski bilgileri/bilgeliği ezdiği, bilerek değiştirdiği, onu yozlaştırarak üzerinde yükseldiği, içini boşalttığı, özündenkoparttığı ve benzeri hatta giden düşünceler tartışılıyor ve hatta modern astroloji yer yer bir tür vebalı gibi gösterilmeye çalışılıyor, biliyorsunuz. Fakat aslında her yeni dönemle birlikte astrolojide paradigma değişikliğine ve reformist hareketlere gidilmiştir ve bu aslında gayet anlaşılır, doğal bir sonuçtur. Acaba bu kadar eleştirisel yaklaşırken bir parça haksızlık yapıyor olabilir miyiz?

Artı olarak, nedir bu ‚öz‘ veya bu tanımlamayı tek bir dönemin demirbaşı sayabilir miyiz? Burada mantıksal bir çıkmaz var gibi görünüyor. Aslında bu noktada, neler olduğunu gösterebilmek amacıyla, her döneme ilişkin birkaç örnek vermeye çalışmak daha doğru olabilir…

Tekniklerinin birçoğunu kendisinden daha önceki dönemlerde belgeleyemediğimiz Helenistik astroloji, ASC‘yi ve buna uygun olarak da evleri etable etti: Babil döneminden kalma çivi yazısı horoskoplar elimizdedir; bunlarda ne bir ASC’den ne de evlerden herhangi bir iz bulunmamaktadır; Babil astrolojisi daha çok planetlerin pozisyonlarını gösterir. Buradan hareketle, bilinen en eski astrolojiden Antik döneme geçilirken taşları yerinden oynatan bir devrimden bahsedemez miyiz? Helenistik astroloji, kendine has ve orijinal bir astroloji sunarak, tarihimizde tamamen yeni bir dönemin başlangıç noktasını oluşturmuştur.

Bugün kuşkusuz her astroloğun kabul ettiği ve astroloji disiplininin ayrılmaz bir parçası olan ‚Açılar Öğretisi’ne aşinâyız ve günümüzde bilinen odur ki, “bir yerde açı varsa orb da olmalıdır“. Bu, genel geçer kabul edilen ve kendisinden kuşku duyulmayan, „ön kabul“ dediğimiz bir yaklaşımdır. Peki madalyonun öbür yüzüne bakalım: Üç beş astroloğunu ve eserlerini tanıdığımız Antik dünyada ‚orb‘ diye birşeyin olmadığını biliyor muydunuz? Evet, oldukça garip geliyor fakat gerçek bu; o dünyada benim ön kabulüm geçerli değildi (gerçi Batlamyus’ta „orb“ anlamına gelebilecek küçük bir iz olduğu yönünde görüşler de yok değildir). Ama yine de, bilinen bütün bir Antik dünya astrolojide yoluna ‚orbsuz‘ devam etti, yani orb kavramını daha sonraki astrologlar üretti. Böyle bir bakış açısının bugün alışageldiğimiz astrolojik bir yorumu tepetaklak edeceği aşikâr değil midir?

Bu durumda sonraki dönemler, Antik dönemi ezmiş veya özünden kopartmamış mıdır?

Kepler için matematik, tanrısal düzeni açıklayan en önemli araçtı ve makro ya da mikro tüm bir evren, matematikle ölçülebilmeli, hesaplanmalı ve (ön)görülebilmeliydi. Fakat onunla birlikte, tüm bir açısal mantığın üzerine oturduğu elementsel bakış tepetaklak edildi çünkü artık mesela Eskilerin dediği „karşıt açı karşıt burçlarda olur“ tezi bir kenara bırakılarak, ‚burç ötesi açı‘ olarak tabir edilen ve sadece matematiksel uzaklığın tutması esasına dayanan bir anlayış hakim oldu. Yani eğer birer gezegen İkizler/Yay aksındaysa, mesela İkizler’deki 27 ve Yay’daki de 29 derecede bulunuyorsa, orb da tutuyorsa karşıt açının varlığından bahsederken, Kepler’le birlikte ‚karşıt açının sadece karşıt burçlarda olması gerektiği‘ prensibini bir yana bırakarak resmi şöyle değiştirdik: „Eğer bir gezegen 27 derece İkizler’de ve diğeri de 3 derece Oğlak’taysa, burada bir karşıt açı vardır. Çünkü tek hakikat tanrının matematik üzerine kurduğu düzendir, matematiksel mesafe tuttuğu sürece açı da olur“. Bunu görmek için astroloji programlarınızdaki çizimlere bakmanız yeterli; burç ötesi açıların kullanıldığını göreceksiniz. Ama işte tam bu noktada bir sorun var: İkizler ve Oğlak karşıt burçlar değildir, ne olacak şimdi?

Peki hâl böyle olunca ‚Açılar Öğretisi’nin mantığının içi boşaltılmadı mı? Bu arada Kepler’le birlikte astrolojik literatüre giren „ikincil açılar“a değinmiyorum bile.

Klasik metinlerde Kova burcu [Vettius Valens, Ebu Maşar, El Birunî, İbnî Ezra]:
„Kova doğumlular yüce gönüllü, açık, iyiliksever, erdemli [veya sade, nezih, gösterişsiz, ç.n], ama kıskançtırlar, mal toplarlar [servet biriktirirler anlamında, ç.n], görkem [veya saltanat, ihtişam, ç.n] ve erkeklik düşkünüdürler, savurgandırlar, kolayca kendi ailelerinden nefret edebilirler veya kısıtlanırlar [aileleri tarafından sevilmezler, itilirler anlamında; mitolojide Kova evlatlarını yer, dolayısıyla aile tarafından dışlanma anlamında konuşulmuş olabilir, ç.n], gurmedirler, değişimlere kabiliyetli değillerdir, hareketsizdirler, inatçıdırlar, eleştiricidirler [veya kusur bulucudurlar, ç.n], arkadan vuran [veya kalleş, ç.n] ve hilekârdırlar, ama bu konuda göze çarpmazlar, daha çok uyuşuk ve sakindirler, dünya meseleleriyle çok ilgilidirler, kendilerini çok beğenirler, bazen insanlardan nefret ederler, inançsızdırlar, onura ve hakiki prensiplere ihânet ederler, cömert olduklarında da ölçüsüzdürler.“

Modern anlamda düşünüldüğünde, objektif değerlere inanan, özgürlükçü, sosyalist, değişik, alternatif, reformist, yenilik seven, insancıl Kova nereye gitti? Bu nasıl bir tanımlamadır? ‚Klasik Kova‘ (metnin başlangıcı dışında), kötülükte neredeyse Akrep’le yarışıyor. Burada köklü bir değişim olmamış mıdır? Öte yandan bu tanımlamaları yapan otoritelerden kuşku duyabilir miyiz?

Orta Çağ ile birlikte yeni ev sistemleri üretimi iyiden iyiye fazlalaştı. Aslında Antik döneme ait ortalama bir astroloğu büyük ve ebedî uykusundan uyandırabilseydik, bizim içinde bulunduğumuz ve uğraşıp durduğumuz ev sistemleri problemi diye bir sorunsalla uğraşmıyor olacaktı çünkü bir Antik astrolog için böyle bir problem mevcut dahi değildir. Üstelik yeni ev sistemi demek, eski kullanılanın reddi olmak zorundadır çünkü artık kişinin bilinci farklı bir noktadadır. Yeni bir ev sistemi, dolayısıyla ister istemez yeni bir bakış açısı anlamına gelir.

Peki öyleyse bu nedir? Örneğin Placidus (o döneme göre yeni), eski olanını (Tüm Burç veya Eşit Ev) yozlaştırmış mıdır? Yeni ev sistemleri üretildiğinde ve eski olanın reddi söz konusu olduğunda bunun adı gelişim iken, yeni gezegenler veya noktalar, yepyeni kıstaslar üretilip bunlarla hareket edildiğinde bu, eskiyi ezme veya yok etme olarak mı değerlendirilmelidir?

Aklıma şu an daha fazlası gelmeyen bu örnekleri çoğaltmak mümkündür fakat esas nokta şudur: Bir görüş diğerine hakim olup da kolektif bilinçte yer ettiyse, bu durum paradigma değişikliği olarak adlandırılır ve diğerlerinin yanlışlığını kesinlikle kanıtlamaz. Ama bundan daha çok, zamanın kalitesinin, hakim olan görüşe göre biçimlendiğini ve zamanın bu değil de şu görüş için ‚uygun‘ olduğunu gösterir. Şahsi kanaatim odur ki, astrolojinin sadece modern çağında değil, ama her döneminde ciddi anlamda köklü devrimler olduğunu unuttuk ve günümüzden geçmişe bakarak, yani bugünün kıstaslarıyla geçmiş hakkında değerlendirmelerde bulunmaya çalıştık. Dolayısıyla yine bugünden bakarak ‚astrolojinin yozlaştığını‘ savunmaya başladık. Bu noktada kısmen haklı olunabilir fakat haklı olmak, adil olmak demek değildir.

Öyle görünüyor ki, hiç kimse modern dönemin havasını koklamaya, o dönemin kendine has ne tür dinamikleri olduğunu sorgulamaya yanaşmıyor. Madem öyle, o hâlde biz hep beraber modern zamanların başlangıç atmosferine girmeye çalışalım…

Öyle bir zaman düşünün ki rasyonalizm denen bir kavram, sonraki zamanlarda hakim olacak görüşü müjdeliyor olsun, herşeyin ölçülebilirliğinden, öngörülebilirliğinden bahsetsin; bir dönem gelsin ve güneşmerkezli sistem, yermerkezli olanını yıksın, kilise ve inanç sistemlerini sekteye uğratsın; öyle bir zamana denk gelmiş olalım ki, Uranüs diye bir gezegen keşfedilsin ve klasik dünya tepetaplak olsun…

Ve hatta öyle bir zaman, mesela öyle bir 1524 yılı düşünün ki, Balık’ta 6 gezegenlik bir stelyum yüzünden ‚Büyük Tufan‘ astrolojik öngörüleri el ilânı şeklinde sokaklarda dolaşsın; bu, modern dünyanın ilk toplu medyal olayı olsun, insanları korku ve endişe sarsın, toplu histeri her yana hakim olsun, hatta bazı yöneticiler tufandan korunabilmek için kendilerine yüksek tepelerde yer yaptırmaya çalışsın…

Ve son olarak öyle bir zaman olsun ki, Rönesans ve Reform hareketleriyle bireyler ‚uyansınlar‘, yeni ve karanlıkların ardından daha iyimser bir bakış açısı gelişiyor, insanlar doğaya teknik ve bilimle daha fazla hakim olmaya başlıyor olsun…

Ne beklerdiniz? Biz bugünden baktığımızda eski eserleri daha büyük bir keşif heyecanıyla değerlendirebiliyoruz fakat o dönem insanı bunlardan zaten yeterince zarar görmüş, yeterince bıkmıştı. Klasik astrolojinin temel öğesi, hayata bakışını da etkileyen mantıksal kurguda yatıyordu: „Eğer şu şu pozisyon varsa, o zaman şu şu olur“. Ama o pozisyona rağmen beklenen olay(lar) olmadı…Burada hiç kimse bana „aslında senin düşündüğün gibi değil, gerçekte bu kadar basit değerlendiremeyiz“ demesin çünkü pek tabi ki ben de biliyorum böyle tek bir taraftan bakılamayacağını. Fakat atmosferi o dönem insanının gözünden görmeye çalışıyorum; her yer hurafe, her yer kaygı, her yer korku…Ve bu korkuyu besleyen sistemler, cehalet her yanda…

Öyle bir algı yaratılıyor ki, sanki modern astroloji ve/veya modern psikolojik astroloji sıfır noktasından, „haydi astrolojik bir devrim yapalım“ kaygısıyla ortaya çıktı. Klasik astrolojik „Eğer böyleyse, o zaman şöyle“ kurgusu mekanik dünya anlayışına göre düşünülmüş olduğundan, modern zamanlarda bir önceki dünyaya ait olarak kaldı, açıkçası kalmak zorundaydı da. Savunduğumdan değil ama mesela Türk Devrimi yapıldığında Osmanlı’nın doğru/yanlış tüm değerleri topyekûn bir yana bırakılmamış mıdır? Kuşkusuz bu konuda da hatalar veya dönem gereği uygunsuz işler yapılmış olabilir. Aslında bana kalırsa modern-klasik tartışmasının anlamsal olarak bundan farklı bir yanı yok. Demek ki burçlar, gezegenler vs. dönemlerle birlikte evrimleşebilirler; Açılar geçen süre içerisinde nasıl bir değişime uğradıysa, Kova burcunun da yeni dönemle, özellikle Uranüs’ün keşfiyle birlikte ekstradan daha insancıl ve hümanist yapılması ‚yanlış‘ değildir, bilakis hayatın ve dolayısıyla astrolojinin gelişimi ve evriminin doğal bir sonucudur. Yaşam, her zaman yeni anlamlarıyla birlikte sürekli bir akış hâlinde. Dolayısıyla örneğin Uranüs’ün Kova’ya verilmesi, „haydi şu klasikleri yıkalım“ hâleti ruhiyesinin bir sonucu değil, işte deminden beridir bahsettiğimiz evrimin bir uzantısıdır. Uranüs’e yöneticilik vermem, fakat onun günümüzdeki Kova burcuna çok rahat oturduğunu bilirim. Üstelik aynı fikri Neptün ve Pluto için de rahatlıkla ve hem de hiç kasmadan savunabilirim.

Sonuç itibariyle, „doğru değil çünkü eski astrolojide böyle değil“ savı, bu kadar yazılıp çizilenlerden sonra en azından tamamıyla geçerli bir sav olamaz; hatta bununla da kalmayıp, böyle bir sav ortaya koyanlardan, „bunu hangi klasik döneme dayandırdığı“ cevabı talep edilmelidir. Klasik ama hangi klasik? Sümer mi, Babil mi, Mısır mı? Haydi bu üçünü kaynak azlığından geçtik, o hâlde Roma mı? Ortaçağ mı? Rönesans mı? Bunlardan biri diğerini yanlışlar mı, yoksa yeni dönemde bir öncekine en azından tümüyle uymayan başka ölçüm kıstasları mı kullandığını gösterir? Bence cevap ikincisidir. „Diğeri ötekini yozlaştırmış, yabancılaştırmış“ demek, „haydi cep telefonu kullanmayalım“ veya „dumanla haberleşmek daha doğruydu“ demekle aynı şey. Yorumlarıma asteroid Şiron’u eklediğimde mutluyum çünkü biliyorum ki onu kullandığımda bir eksiği kapatacağım. Aynı şekilde asteroid Vesta’yı veya transneptünyenlerden Cupido, Hades veya Zeus’u kulllanan bir astroloğa da, bunun yanlış olduğu veya birincil olmadığı savıyla gelmek ne kadar doğru olabilir? Ve hatta biraz daha derinleştireyim, dışarıda Uranyen astroloji olarak bilinen Hamburg Okulu ekolünün yüksek tahminsel isabet oranı nasıl açıklanır?

Çürümüş Osmanlı’nın, kendi döneminin ağırlığını kaldıramaması yüzünden Türkiye Cumhuriyeti’nin doğması gibi, modern ve psikolojik astroloji de bir gerekliliğin sonucu olarak ortaya çıktı; Türkiye doğduğunda Osmanlı’dan geriye ne kaldıysa, modern astroloji vücuda geldiğinde de klasik astrolojiden geriye o kadar şey kaldı. Daha henüz yeni yeni, 1995’lerden beri bu farklı sistemleri birbirlerine entegre etmeye çalışıyoruz. Bizim okulumuz da bu anlamda eski ve yeniyi biraraya getirerek daha bütüncül bir astroloji üzerinde yoğunlaşıyor. Her ne kadar klasik bilgileri temel alsak da, yeni olana kapalılık göstermiyoruz.

Dolayısıyla her dönemin kendine has güzelliğini görmek ve bunlardan karma bir bütün oluşturmak yerine, „birisi ötekini ezdi, yok etti, parçaladı“ şeklinde hiç olmayacak tartışmalara giriyoruz. Bunun böyle olduğunu kabul etsek bile, sadece modern zamanlarda değil, her yeni dönemle birlikte yeni oluşumun getirdiği heyecanların olduğu ve bu arada eski olanın da hasıraltı edildiği bir gerçektir. Hem zaten bu böyle olmak zorundadır da, çünkü eğer olmazsa herhangi bir gelişimden bahsedilemeyecektir.

Modern astroloji, doğumunun getirdiği o taze heyecanla o kadar büyük işler başardı ki, bunları elimizin tersiyle şöyle bir itivermek mümkün değildir; örneğin Personar kullanıyorum çünkü bana danışan hakkında çok doğru bilgiler veriyor. Astrokartografi kullanıyorum, gerekliliğini nasıl tartışayım? Ebertin Okulu orta noktaları büyük bir başarıyla uyguluyor ve onların da orta noktaların gereksizliğine inandıklarını sanmıyorum. Hatta kolayca kendiniz dahi deneyebilirsiniz: İki gezegeninizin orta noktası 15 derece Koç’a düşüyorsa, artı eksi 1 derecelik bir orb dahilinde, bu noktanın transitlere hassas çalışıp çalışmadığını rahatlıkla inceleyebilirsiniz. Üstelik bunlardan bazıları doğrudan yeni dönemin ürünleri bile değiller; örneğin orta noktalar mantığına Batlamyus değinmiştir. Dolayısıyla buradan çıkan sonuç, modern astrolojinin eski bakışı acımasızca tümüyle yok etmediğidir, hatta ondan kısmen esinlendiğidir.

Aslında bütün bunlar astrolojinin; gözlemlerin, zamanın ruhunun ötesinde sanki orada bir yerlerde zaman ve mekândan bağımsız bir objektivitesi varmış gibi değerlendirme uğraşısının bir sonucu olarak karşımıza çıkıyor; insanın ve yaşanılan çağın, astrolojinin şekillenmesi ve gelişiminde ne kadar asıl olduğunu unutuyor olabiliriz. Buradan hareketle „doğru“ dediğimiz kavramın tek bir açıklaması olabilir ve o da, kimin ya da hangi sistemin kendi zamanının ölçülerine, yani „doğrularına“ en fazla uygunluk gösterdiğidir.

Eğer bu son konuştuklarımdan yola çıkarak beni bir modern astroloji savunucusu olarak görürseniz, o hâlde ben önsözümün bu kısmında söylemek istediklerimi kesinlikle anlatamamışım demektir. Dile getirmeye çalıştığım ve beni endişelendiren tek şey, bugün bildiklerimizden farklı bir keşif yaptığımızda elimizdekileri şöyle basitçe bir kenara atmamak ve mümkünse disiplinimizin her kolundan orantılı bir karışım elde edebilmektir. Sonuçta elinizdeki kitap Türkiye’de basılan ilk klasik astroloji eseridir, dolayısıyla biz de çok farklı bir yol izliyor değiliz.

Bir diğer konu da Uranüs, Neptün ve Pluto’nun kişiselleştirilmesi meselesi. Her ne kadar bunlar kuşak gezegenleri olsa da, bu mevzuda da düşünmeden hemen yargıya varmamak gerekir. Zaman zaman bu gezegenleri yok sayma eğiliminde olanları dahi görüyorum, ne var ki böyle bir eğilim var diye bu gök cisimleri ortadan kaybolacak değiller. Üstelik bu üçünün işlerliğini rahat bir şekilde yine en basitinden transitlere başvurarak çözebilirsiniz. Fakat eğer işlerliklerine kanaat getirecek olursanız, modern astrolojinin diğer öğelerine de pek bir omuz silkemeyecek durumda olacaksınız çünkü hepsi bu döneme aitler, dolayısıyla aynı zamanın kalitesinin doğurduğu çocuklar. „Transitte çalıştığını bildiğim Uranüs’ü natal yorumlarımda kullanmam“ diye bir düşünce şekli olamaz. Modern astrolojinin Eskileri radikal bir şekilde değiştirip dönüştürdüğünü büyük bir nefretle anan bu insanlar, böyle bir davranış içine girerek aslında aynı davranış şeklini bu defa modern döneme uyguladıklarını görmüyorlar mı, kendileri de aynı radikalizmin tutsağı olmuyorlar mı? Aslında normalde bu kadar laf etmezdim, fakat mesele de zaten bu; yeni bir şeyler keşfettiğimizde veya farklı bir bilinç düzeyine geçtiğimizde, çoktandır normal olarak kabul ettiklerimizeradikal bir ters güç uyguluyoruz.

Modern bir gezegenin haritanın mesela 1. evinde konumlanarak birkaç kişisel gezegenle açısal ilişki hâlinde bulunması, o kişinin modern gezegenini, aynı dönemde doğmuş ve kendi haritasında bu koşullara sahip olmayan bir kişinin modern gezegenine oranla gayet „kişisel“ yapar. Hatta bundan önce, kuşak gezegenlerinin, burç pozisyonlarını pek tabi ki korumalarına rağmen her haritada farklı evlerde olduğu gerçeğini gözardı edemeyiz ve bu da neredeyse bir kişiselleştirme sayılır.

Modern ve klasik astrolojiye dair görüşlerimi aktarmaya çalıştım, fakat bir de „psikolojik astroloji“ meselesi var. Bu, astrolojinin güncel problemlerinden ağızlara en çok sakız edilenlerinden birisi ve tartışma da, astrolojinin veya astrolojik öngörülerin, psikolojik astroloji yoluyla „muğlaklaştırıldığı“ tezi üzerinden yol alıyor. Buradan hareketle de kısaca deniyor ki, „psikolojik astroloji istismar edilmeye çok uygun bir mizaca sahip olduğundan, reel olay tahminleri yapmama ve öğeleri psikolojikleştirme yolunda bir can simidi sunmaktadır.“ Bu eleştiri kısmen doğru olabilir, ama yine aynı soruyla karşılaşıyoruz: Bunu ifade ederken ne kadar adiliz?

Bunlar arasından öncelikle ikinci probleme istinaden konuşacak olursak, astrolojinin istismar edilmesi, disiplinimizin sadece bu koluyla alakâlı bir durum değildir, bilakis Roma’dan başlayarak tarihimizin her döneminde vücuda gelmiş bir sorundur. Dolayısıyla astroloji aslında her noktasında kolayca şarlatanlar tarafından kullanıldığından, yukarıda bahsi geçen sav doğru değildir.

Şimdi de ilk probleme, yani „muğlaklaştırma“ meselesine gelelim: Astrolojik bir tahminin şekli, reel olaydan psikolojik bir tespite kaydı diye eleştirinin dozu yükseltiliyor, fakat Eskilerin de kısmen de olsa bu tarz tespitler yaptıklarını görmezden gelmemeliyiz. Ay kare Mars astrolojik konstelasyonu, annenin yaşacağı vahşi bir olaya veya kişinin duygusal yaralanmalarına karşılık gelebilir ve hatta bunlardan her ikisi şeklinde de ortaya çıkabilir. Dolayısıyla bu durum garipsenmemelidir. Demek ki psikolojik bir tespit yapmak, herhangi bir astrolojik yorumu „muğlaklaştırmak“ demek değildir. Psikoloji eğitimi almak, bu yolda doğru olan yöntem olacaktır ve bir psikolojik astroloğu da gayet onore eder. Açıkçası, adı ne olursa olsun, astrolojinin herhangi bir dalında uzmanlaşmış veya uzmanlaşma eğiliminde olan, işinin hakkını verebilecek astrologlara fazlasıyla saygı duyuyorum.

Üstelik unutulmaması gereken bir gerçek var ki, psikolojik astroloji de -aynı modern astroloji gibi- zamanın kalitesine uygun olarak doğdu. 1920’lerde psikoloji bilimsel bir disiplin olarak kabul edilip kürsüleri kurulmaya başlayınca, yeni dünyada tutunma güçlüğü çeken astrolojinin de can simidi hâline geldi. Ne var ki bu konuda astroloji psikolojiye doğrudan yanaşmamıştır; buna en güzel örnek, astrolojiyi kendiliğinden keşfeden psikanalizmin babası Carl Gustav Jung’tur.

Psikolojik astroloji -yine aynı modern astroloji gibi- kaosun dünyasına ayak uyduramayıp, hâlâ uzak geleceğin dahi, çok basit neden-sonuç ilişkilerine bağlı olarak rahatlıkla öngörülebileceğini iddia eden klasik astrolojinin doğal sonucudur; bunu görmezden gelmenin bir mânâsı yok.

Bütün bunları tartışırken fanatik bir yol izliyoruz; halbuki herhangi bir çağa ait astrolojiyi referans alarak, kendinden önceki ve/veya sonraki dönemleri bununla doğru bir dozda olmak kaydıyla bütünleştirebilir, bir entegrasyon yoluna gidebiliriz.

Açıkçası, ülke olarak çok geri kaldığımızı söylemek zorundayım. Başka kültürlerin, eski eserlerin basımına neredeyse çok eski yüzyıllardan itibaren başlamalarına rağmen, her yeri ve herşeyi yönettiğini iddia eden bir Osmanlı’nın bu yüzyılları resmen uyuyarak geçirmiş olduğu gibi bir gerçekle karşı karşıyayız. Artı, Türkiye olarak da aynı tavrı sürdürmeye devam ediyoruz.

Ancak yine de çok büyük, hem de oldukça yüksek bir şansımız var: Türkiye’de bu satırların yazıldığı an itibariyle bir kaç astroloji okulu mevcut ve bu okulların bence en avantajlı tarafı, birbirlerinden farklı astroloji türlerinde eğitim vermeleri. Dolayısıyla, hem disiplinimize saygınlık kazandırmak, hem astrolojinin kontrol edilebilirliğini sağlamak, hem sıklıkla istismar edilmesinin önüne geçebilmek, hem şarlatanların elinden çekilip koparılması yolunda ciddi bir adım atmak, hem de bir çatı altında toplanıp toplu ürünler verebilmek için „Türkiye Astrologlar Birliği (TAB)“ kurulmalıdır; bu bir ideal değildir, bilakis ülkemizde de en sonunda astroloji rönesansının başlamasını sağlayacak bir gereklilik olarak algılanmalıdır. İlâveten, böyle bir birlik kişisel dargınlıkların ve husumetlerin de ötesindedir.

© Devrim Yılmazer

 

1 Yorum

  1. ÖZLEM UYSAL

    MÜKEMMEL BİR SÜRPRİZ BU KİTAP

Bir Cevap Yazın

Copy Protected by Chetan's WP-Copyprotect.